Fotoğraf makineleri

CAMERA OBSCURA

Latince’de “kamera” “oda”, “obscura” da “karanlık” anlamlarını taşır.

Güneşli bir günde, üzerinde minicik bir deliği olan bir odadan girdiğinizde, deliğin karşısındaki duvar yüzeyinde bir görüntünün oluştuğuna tanıklık edebilirsiniz. Bir sihir gibi görünmekle birlikte bu oluşum, eskiden beri bilinen basit bir fizik kuralına dayanır. Doğru boyunca yol alan ışık yansıtıcı bir objeye çarptığında, bazı ışık ışınları geri yansır. Yansıyan ışık ışınları çok ince bir malzemeden yapılmış çok küçük bir delikten saçılmaksızın geçe bilirler.

Bu ışık ışınları deliğe paralel tutulan bir yüzey üzerine düşürüldüklerinde yansıtıcı cismin ters bir görüntüsü elde edilir.Çinli filozof Mo Ti, objelerin ışığı her yönde yansıttığının farkında olarak, çok küçük bir delikten geçen ışığın yarattığı ters görüntüyü, yazılarına MÖ. 5. yüzyılda kaydeden ilk kişi. Yine bir Çinli, Yu Chao-Lung, 10. yüzyılda, bir tür tapınak olan pagodaların mimari modelini, bir perde üzerinde görüntüler oluşturmakta kullanır. Ancak, bu gözlem ve deneyler görüntünün oluşumuna ilişkin geometrik bir teori oluşturulmasına yetmez.MÖ. 4. yüzyılda, Aristoteles “Problem” adlı çalışmasında iğne deliği de denilen küçük bir delikten elde edilen görüntünün oluşumunu yorumlamaya çalışarak; güneş tutulmasıyla ilgili sorularına yanıt arar ama doyurucu bir açıklama getiremez. 10. yüzyılda yaşamış, Alhazen adıyla da bilinen Arap fizikçi ve matematikçi İbn Al-Haitam birbirinden farklı üç mumu belirli bir biçimle düzenleyerek, üzerinde küçük bir delik bulunan bir perdeyi duvarla mumlar arasına yerleştirir. Işıkla düzenek arasındaki etkileşmeyi incelediği deneyin sonunda Alhazen, görüntünün sadece küçük delikten geçen ışık yoluyla biçimlendiğini ve sağdaki mumun, duvarın sol tarafında bir görüntü oluşturduğunu notları arasına kaydeder, diğer yandan da ışığın doğrusallığını algılar. Alhazen’in bu çalışmaları 13. yüzyılda Avrupa’da değer bulur. Aristoteles’ten yaklaşık 1000 yıl sonra, İngiliz filozof ve eğitim reformisti Roger Bacon, Arap yazmalarından öğrendiği “karanlık kutu”nun ayrıntılı bir tanımını yapar. Rönesans’ın büyük ustası Leonardo da Vinci, iğne deliği görüntü oluşumunu perspektifle ilgili çalışmalarında “.varsayalım ki, güneş, bir binayı, bir meydanı yada doğal güzelliğe sahip bir alanı aydınlatsın. Böyle aydınlanan bir mekanın karşısında duran, gölgedeki bir evin duvarına minik bir delik açalım; işte o zaman aydınlatılan tüm nesnelerin görüntüleri ışıkla bu delikten taşınır ve evin iç duvarında ters olacak şekilde belirir.” ifadesiyle tanımlar.Rönesans matematikçisi ve astronomu olan Paolo Toscanelli 1475 yılında Floransa Katedrali’nin penceresine bir delik açarak, deliğin çevresine bronz bir bilezik yerleştirir. Bu delikten güneşli günlerde geçen ışınlarla, güneşin Katedral’in zeminine yaptığı izdüşümü bugün bile görmek mümkün. Öğleüstü, bu görüntü Katedral’in zeminini bir “öğle işareti” olarak iki eşit parçaya böler. Katedral zemini ve “öğle işareti”, o dönemlerde, saat yerine geçen zaman göstergeleri.

1580’de Papalık astronomları, Roma’daki Vatikan Gözlemevi’nde, Katedral’dekine benzer bir öğle işaretiyle bir küçük deliği (iğne deliği), 11 Mart kabul edilen bahar ekinoksunun Papa 13. Gregorius’un öne sürdüğü üzere 21 Mart olduğu iddiasını kanıtlamakta kullanırlar. İki yıl süren dikkatli bir izleyişin ardından Papa 13. Gregorius on günlük bir farkla Jülyen takvimini düzeltir; böylece bugün de geçerliliğini sürdüren Gregoryen takvimi yaratılır.Bir iğne deliği kameranın ilk resmi gökbilimci Gemma Frisius’un “De Radio Astronomica et Geometrica” adlı kitabında çizim olarak yer alır (1545). Astronom olan Gemma Frisius 1544’teki güneş tutulmasını incelemek üzere karanlık odasında iğne deliği kullanır. Camera obscura adıysa, 1571-1630 yılları arasında yaşamış, modern bilimin öncülerinden Johannes Kepler’in bulduğu bir isim. Onun zamanında bu ad ressamların manzara resmi yapmakta yararlandıkları mercekli bir deliği olan karanlık bir kutu, çadır yada oda anlamına gelir. Mercek kullanımı görüntüyü daha parlak hale getirerek, görüntünün belli bir uzaklıkta odaklanmasına aracılık eder. Böylece kameranın bu türü Frisius’un 1544’te kullandığı araçtan farklı hale gelir. 1620’lerde Johannes Kepler taşınabilir bir camera obscura yapar. Çizimlerin de yardımıyla kısa sürede farklı biçim ve şekillerde çok sayıda camera obscura üretilir. Bunlar o dönemlerin sanatçı yada amatör ressamlarınca pek çok alanda yardımcı araç olarak kullanılır.18. yüzyıla gelindiğinde, camera obscura’lar yerlerini içinde ayna, önünde objektif bulunan fotoğraf makinelerine bırakmaya hazır haldedirler.

FOTOĞRAF MAKİNESİ NASIL ÇALIŞIR?

Fotoğrafı çekilmek istenen objeden yansıyan ışık objektifçe toplanır, odaklanır. Sonra, objektifin içindeki diskin ortasındaki diyafram adlı delikten geçerek örtücüye ulaşır. Fotoğraf makinelerinin çoğunda filmin tam önüne yerleştirilen örtücü ışığın geçmesini engelleyen bir perde. Çekim sırasında önceden seçilen bir süre boyunca açık kalarak, ışığın film üzerine düşmesini sağlar. Bakaç, film yüzeyinde oluşacak görüntü için ön izleme yapılmasına olanak sağlar. Bu akışın sonunda film yüzeyindeki gizli görüntü elde edilir.

FOTOĞRAF MAKİNESİNİN ANA ELEMANLARI

Bütün fotoğraf makineleri dört ana elemanı mutlaka içerir:

OBJEKTİF


Görüntüsü elde edilmek istenen objeden yansıyan ışık ışınlarının, ışığa duyarlı yüzey yada algılayıcı üzerine istenen biçimde düşmelerini sağlayan mercek yada mercekler topluluğundan oluşan objektifler fotoğraf makinelerinin en önemli parçaları.

Normal Objektifler
Normal objektifler insan gözünün görebildiği açıya en yakın görüşü sağlarlar. 35 mm SLR makineler için 50 mm.lik objektif, 6×6 cm alan makineler için 75 mm – 80 mm.lik objektif, 6×9 cm alan makineler için 150mm’lik objektifler, sayısal kameralar için 7 – 21 mm.lik objektifler normal objektif sayılırlar.

Geniş Açılı Objektifler 
Geniş açılı objektiflerin görüş açısı normal objektiflere göre gittikçe genişleyen, alan derinliğini artıran niteliktedirler. Yaygın olarak, çok dar alanlardaki en geniş görüntüyü elde etmekte kullanılırlar. 35 mm.nin altındaki odak uzunluklarında elde edilen görüntünün köşe ve kenarlarında bozulmalar oluşturabilirler. Ancak bazı fotoğrafçılar bu bozulma etkisini estetik bir değer olarak kullanabilirler. 17 mm – 28 mm arasında kalan objektifler geniş açılı objektiflerdir.


Balık Gözü Objektifler
Balık Gözü Objektifler en geniş görüş açısı olanağı sağlarlar. Bu tür objektifler kullanılarak elde edilen görüntülerde dikey ve yatay çizgiler önemli ölçüde bozulur, dairesele yakın görüntüler elde edilir. Yaratıcı görüntülere ulaşmada oldukça yardımcı olan, 6 mm – 16 mm arasındaki objektiflerdir.

Dar Açılı (Tele) Objektifler
Görüş açısı normal objektiflerden daha dar olan objektifler. Fazla yakınlaşılamayan portre, spor veya doğa gibi konuların çekimlerinde kullanılır. 100 mm, 200 mm, 300 mm, 400 mm değerli objektiflerdir.


Değişken Odaklı (Zoom) Objektifler
Değişken odaklı objektifler değişken görüş açısı sağlarlar. Bu sayede, çekilmek istenen görüntünün objektif değiştirmeksizin yada daha az objektif değiştirerek elde edilmesini olası kılarlar. 28 – 70 mm, 28 – 210 mm, 35 – 70 mm, 100 – 300 mm, 100 – 400 mm ve benzeri aralıklar içinde görüş açışı değişebilen objektiflerdir. Bu tür objektiflerdeki mercek sayısının, görüntü kalitesine olumsuz etkilediği söylense de, insan gözünün ayırtabileceği nitelikte bir kalite kaybı değildir bu.


Makro Objektifler
Makro objektifler 50 mm, 100 mm, 125 mm değişmez açılı objektiflerdir. Konuya 1/1 ile 1/10 gibi oranlarda çok yakın çekimlerde, özellikle de doğa fotoğrafçılığında kullanılır. Çiçek çekimlerinde sıra dışı etkiler yaratır. Doğa fotoğrafçılarının vazgeçemedikleri bir araçtır makro objektifler.


  Aynalı Objektifler
Aynalı objektifler görüş açısı değişmeyen 500mm ve üstü objektiflerdir. Spor, vahşi doğa gibi objenin fotoğrafçıdan uzak olduğu çekimlerde yada sanatsal etkiyi artırmak amaçlı kullanılır.

DİYAFRAM

Diyafram, ışıklanacak yüzeyin üzerine düşürülecek ışık miktarının ve görüntü netliğinin denetlenmesini sağlar. Emirlerini dışarıdan alan bir gözbebeği gibi, ışıklı ortamlarda kısılıp, az ışıklı ortamlarda açılabilirler. Diyaframın ne kadar açıldığını f adını alan değerler gösterir. Standart diyafram açıklıkları f:1.2 – f:1.4 – f:1.8 – f:2 – f:2.8 – f:4- f:5.6 – f:8 – f:11 – f:16 – f:22 – f:32 şeklinde bir dizi oluşturur. Bu diziden sağa doğru gidildikçe, diyafram açıklığı azalarak her seferinde yarıya düşer. Örneğin, f:4 diyafram açıklığı f:5.6 diyafram açıklığından geçen ışığın yarısını geçirir. En büyük f sayısı en küçük diyafram açıklığı, en küçük f sayısı en büyük diyafram açıklığına karşılık gelir. Başka bir deyişle f:1.2’ye ayarlanan bir diyafram değerinde en fazla ışık, f:32’ye ayarlanan bir diyafram değerinde de en az ışık film yüzeyine düşer, tabi ki fotoğraf makinenizde daha küçük bir diyafram açıklığı yoksa.

Diyafram netlik yaptığınız objenin net kaydedilmesini de sağlar. Diyafram açıklığı azaldıkça ( örneğin f:16 – f:32 aralığındaki diyafram değerlerinde), daha geniş bir alan net görüntülenir. Net görüntülenen bu alan “net alan derinliği” adını alır. Diyafram açıklığı büyüdükçe (f:1.2 – f:5.6 ) de net alan derinliği azalarak, ana konunun ön ve arkasına gelen diğer tamamlayıcıların netsizlikleri artırır. 

ÖRTÜCÜ

Çeşitli kaynaklarda obtüratör, enstantane, shutter gibi yabancı sözcüklerle de anılır. Filmin ne kadar süreyle ışıklanacağının saptanmasını sağlar. Çekim yapmak için deklanşöre basıldığında örtücü açılır ve belirlenen süre sonunda kapanır. Örtünün açık kalma süresini gösteren saptanmış değerlere örtücü hızı denir. 1/1, 1/2, 1/4, 1/8, 1/15 1/30, 1/60, 1/125, 1/250, 1/500, 1/1000, 1/2000 şeklinde bir dizi standart örtücü hızı değerleridir. 1 saniyeden başlayarak saniyenin 1/2 si; 1/4 ü; 1/8 i gibi daha az sürelerde örtücünün açılıp kapandığını anlatır. Sağa doğru gidildikçe her örtücü hızı değeri bir öncekinin yarısı kadardır. Bu değerlere B (Bulb) ve A gibi örtücü hızları eklenebilir. Bulb örtücü hızının fotoğrafçı tarafından belirlenmesini sağlar. A ise makinenin tüm ölçümleri kendiliğinden yapmasını sağlar.

BAKAÇ

Yaygın olarak vizör denir. Elde edilmek istenen görüntünün nasıl olacağına ilişkin ön izleme olanağı verir. Çoğu makinede telemetre, kırık görüntü, mikro prizma gibi netlik yapmayı kolaylaştırıcı sistemler bakaç içerisinde yer alır. Ayrıca ışık ölçümü, ışıklama, diyafram, örtücü hızı,flaş, pil kontrolü gibi denetlenebilir işlemler de bakaçtan izlenerek yapılabilir.

FOTOĞRAF MAKİNESİ ÇEŞİTLERİ VE SEÇİMİ

Günümüzde çok çeşitli fotoğraf makineleriyle yada kameralarıyla karşılaşmak olası. Kutu kameralar, 120 TLR (Twin Lens Reflex), 35mm SLR (Single Lens Reflex), roll film kullanan SLR, anında basılı görüntü veren (polaroid), kompakt, APEX makineler, sayısal kameralar yaygın olarak bilinenler.

Günümüzde yaygın olarak kullanılan, kompakt, 35 mm SLR arasında seçim yapmak için ne yapmak istediğinizi, beklenti ve hedeflerinizi dikkatlice saptamalı; isteklerinize ve beğenilerinize uygun olanı seçmelisiniz.

35 mm SLR Makinelerde;
Olumlu yönler
– Film üzerine kaydedilen görüntü bakaçtan gördüğünüzle aynıdır.
– Işık ölçümü sadece objektife gelen ışıktan yapıldığı için ışık ölçümü hatası en azdır.
– Objektif ve yardımcı malzemelerdeki çeşitlilik hem çok yönlü hem de geniş bir alanda iş üretebilmeyi sağlar.
– Pilleri bitse bile, bazı makineler yine de bir örtücü hızı seçeneği verebilirler.
– Çeşitli seçenekler sunan çok sayıda model bulmak olası. Ayrıca çoğunda optik ve elektronik mühendisliğinin yarattığı son teknolojik yenilikler mevcut.

Olumsuz yönler
– Çekim sırasında biraz gürültülüdür.
– Mekanik yada elektronik karmaşıklıkları arıza olasılığını artırır.
– Kompakt makinelere göre kullanımı daha zordur ve ağırlığı daha fazladır.
– Ekonomik bedelleri oldukça yüksektir.
– Her örtücü hızı değerinde flaş eşlemesi yapılamaz.

Kompakt Makinelerde;
Olumlu Yönler

– Oldukça az ışıkta bile bakaç görüntüsü parlaktır.
– Küçük ve hafif oldukları için kolaylıkla taşınabilir.
– Tam otomatik modeller şipşak çekimler için idealdir.
– Çekim sırasında daha sessizdir.
– Her örtücü hızı değerinde flaş kullanılabilir.

Olumsuz Yönler
– Yakın çekimlerde paralaks hatası (Objektiften geçip film üzerine düşen görüntü ile vizör’den görünen görüntü arasındaki farka denir. Bu fark her iki objektif yada vizör’e düşen görüntü arasında açı ve uzaklık farkından ileri gelir. Her iki optik sistem , birbirine paralel olan eksenler üzerine yerleştirilmiştir. Bu nedenle vizör’den tam olarak ayarladığımız konunun pozlandırmadan sonra üsten kesildiğini görürüz) yaratır.
– Kırmızı göz düzelticisi bulunmayan tüm modellerle çekilen insan fotoğrafların tüm haklarıında kırmızı gözlü görüntüler elde edilir.
– Objektif değiştirilemez, genellikle de yardımcı aksesuar kullanılamaz.
– Yaratıcı fotoğraf çalışmaları yapılamaz.

 

Köpek hikayeleri II

Yepyeni bir heyecan vardı o sabah evde. Akşam babası, “yarın bir köpek alacağız demişti” çünkü. Küçük kız sabaha kadar odasında bebekleri ile konuştu sessizce, hep gelecek köpek ile neler yapacağını anlattı durdu. Sabaha kadar bir iki defa sessizce ayaklandı, odasının kapısında durdu ve içeri baktı. “nerede yatıracaktı köpeğini”.

Bir köpek gelecekti eve. Önceleri sadece arkadaşlarının evlerinde sevdikleri kıllı bir yaratık onlarla beraber yaşayacaktı bundan böyle. Evin annesi için için acaba 3 çocukla ne yapacağım diye düşünüyordu. Evin babası sabah akşam kasıla kasıla nasıl gezeceğini planlıyordu köpekle mahallede.

O gece, Kimi evi kirleten bir yaratık gördü rüyasında, kimisi bir oyun arkadaşı, can yoldaşı.

Sabah her zamankinden daha erken geldi o gün küçük kızın odasına. Küçük kız daha anne ve babası uyanmadan kalkmış ve hazırlanmıştı, Annesi izin verse kahvaltıyı da hazırlayacaktı. Tüm hazırlığı boyunca ses çıkarmamaya çalıştı evde. Babası sabah ses yüzünden baş ağrısıyla uyanırsa beklide gitmezlerdi köpeği almaya.

Salonda ses çıkarmadan oturuyordu küçük kız. Köpek sanki yanında yatıyormuş gibi sağ eli koltuğun üstünde bir şeyleri okşuyordu. “Acaba” diye düşündü, “Akşamları kendisiyle yatmasına izin verirler miydi? Köpeğin”. “İsmi ne olacaktı?”. “Ya rengi ne olacaktı? Rengi. Nasıl görünecekti, kulakları, kuyruğu nasıl olacaktı, kendisini sevecek miydi?” Bir sürü soru vardı aklında. Bir sürü şey merak ediyordu. Ama en çok o kıllı yaratıkla konuşmayı bekliyordu. Babasının bir arkadaşı, “hep köpeği ile konuştuğunu ve köpeğinde kendisine cevap verdiğini söylüyordu.” Bir köpek nasıl cevap verebilirdi, işte en çok bunu merak ediyordu.

Güneş küçük kızın sabahına nazaran daha geç geldi büyüklerin odasına. Uyku mahmurluğu henüz üzerlerindeyken 10-15 dakika daha sarılıp uyumayı denediler, beceremediler. Baba acıkmıştı. Anne geç kalıyordu. İkisi hemen hemen aynı zamanda kalktılar yataktan, giyindiler. Biri acele ile mutfağa yöneldi, diğeri çalışma odasına pc başına, Sabah saatlerinde daha hızlı oluyordu internet.

İkisi de küçük kızın heyecanını fark etmemişti ilk anda. “Kahvaltı hazır” diye seslendiğinde anne, önce küçük kız geldi mutfağa, Üstünde özenle seçildiği belli olan kıyafetleri vardı. Hemen ardından da baba sofraya oturdu, evin büyükleri kahvaltının ortasına doğru fark ettiler kızın heyecanlı davranışlarını. Günlerden Cumartesi olduğu için babanın dairesi yoktu. Anne bir saatlik bir toplantıya gidip gelecekti. Sonra, ver elini köpek çiftliği.

Zaman geçmek bilmedi. Heyecandan kalbi sıkışıyordu kızın, bazen zor nefes aldığını hissediyordu. Birkaç gün önce baba eve köpekler ile ilgili bir kitap getirmişti, anneyi ikna edebilmek için. Gizli gizli kızda okumuştu kitabı, aslında resimlerine bakmıştı daha çok, kitapta anlamadığı birçok kelime yazıyordu. Evin babası bir süre sonra “işte bu demişti bizim eve en yakışan köpek.” Uzun uzun bakmıştı kız köpeğin resimlerine. Uzun tüylü, kendisine nazaran daha iri bir köpekti. Babası “Golden Retriever” demişti köpeğin cinsi için, “Çocuklu aileler için en elverişli köpeklerden biri” diyordu bir yandan da. Bütün bu konuşmalardan annesinin köpek fikrine çok sıcak bakmadığını anlıyordu kız.

Hiç bitmeyecek diye düşündüğü zaman bitmiş anne toplantıdan eve gelmişti. Hep beraber arabaya atlayıp köpek çiftliğine doğru yola çıktılar. Küçük kız heyecanını gizlemek gereğini görmeden sürekli köpekten bahsediyordu arabada. Baba ve annesine sorular soruyor izinler koparmaya çalışıyordu. Köpeği ne zaman tek başına gezdirebilecekti?, köpek onun odasında yatabilir miydi?, adı ne olacaktı? Birçok soru daha geliyordu aklına ama bir önceki soruyu sorana kadar diğeri bir yenisi ile değişi veriyordu bu yüzden kimi zaman 5 düşünüp iki sorabiliyordu.

Toz toprak bir yola saptıklarında çiftliğe az kaldığını anladı kız. Arkasına yaslandı, derin nefesler alarak heyecanını bastırmaya çalıştı. Babası hep “çok heyecanlanırsan arkana yaslan ve derin derin nefes al ” derdi. İlk defa bu gün denemişti. Galiba işe yarıyordu da.

Büyük taş duvarlı bir evin önünde durdular. Daha arabanın motorunu durdurmadan bahçe kapısının önünde sim siyah dev gibi bir köpek belirdi, hemen ardından da güleç yüzlü bir adam. “Hoş geldiniz” diye seslendi adam kapının ardından, köpeği de “Kara kız” diye tanıttı, çiftliğin ilk köpeğiydi. Yıllardır burada yaşadığı ve insancıl olduğu için çiftlik içinde bağlı olmadan özgürce gezebilirdi ve kız için en önemlisi de çocukları çok severdi. Güleç yüzlü adam kapıyı açarken ekledi, “eğer istemediğiniz bir şey yaparsa Kara Kız sert bir tonda hayır demeniz yeterli”

Grup daha içeri girmeden Kara Kız ok gibi ayrıldı kapıdan. Koşa koşa evin arkasına dolandı ve aynı hızla ağzında bir top tutarak evin diğer köşesinden çıkıp üstlerine doğru koşmaya başladı. Tereddüt geçiren baba güleç yüzlü adama bakıp bir şeyler söyleyecekti ki adam durumu kavrayıp “deneyebilirsiniz” dedi. Ardından baba sert bir ses ile “hayır” dedi. Köpek olduğu yerde durdu. Top ağzından düştü, mahzun bir ifade ile kendilerine doğru bakmaya başladı.

Gördüklerinden etkilenmiş olacak ki baba gülümsedi, bu gülümseme Kara Kız’a yetmişti. Topu tekrar ağzına alıp sarsak adımlar ile yanlarına geldi.

Büyük bir bahçe içine yerleştirilmiş tek katlı taş bir binaydı çiftlik. Yemyeşil bahçe içinde belirli bölgeler çeşitli yüksekliklerde çitler ile çevrilmişti. Bu küçük alanlar kızın ilgisini çekti. Adının Gökhan olduğunu öğrendiği görevliye bu alanların ne işe yaradığını sordu. Aslında çevrede gezmek için izin almak istiyordu ama bunu söylemeye cesaret edemiyordu. Gökhan, “Burada bir sürü köpek var küçük hanım” dedi “hemen hepsi bu bahçede oynuyor”, bu lafı duyunca kızın gözleri parladı. Gökhan devam etti “bu oyun saatlerinde küçük ya da yavru köpeklere zarar gelmesin diye boylarına göre küçük bahçelere dağıtıyoruz.” “Yani” dedi kız sesi heyecandan titriyordu, “burada oyun oynanabiliyor mu?” Gökhan evet anlamında kafasını salladı ve ekledi “Kara Kız size neden top getirdi sanıyorsun”

Babası izin vermişti kıza, gözden kaybolmadan Kara Kız ile top oynayabilirdi. Gökhan ağabey eklemişti, “top ile oynarken dikkat et, top senin ile köpek arasında girmesin. Köpek topa atlar ama sana çarpar.”

Bahçede Kara Kız ile oynamaya kendini nasıl kaptırdığını ancak anne be babasının oturduğu gölge alanın boş olduğunu fark edince anladı. Merak için de etrafa bakarken Kara Kız’a olan ilgisi bir anda bitmişti. Ortada bir sorun olduğunu fark eden Kara Kız genzinden gelen havlamalar ile dikkati tekrar üstüne çekti. Ama bu defa ağzında top yoktu. Kafası ile açık olan bir kapıya bakıyordu. Kara Kız önde küçük kız arkada açık kapıya doğru ilerlediler. Kapıya yaklaştıkça içeriden köpek havlamalarının geldiğini fark etti kız. Heyecanlandı, bu heyecanı anlamış gibi adımlarını daha da hızlandırdı Kara Kız.

Kapıdan önce Kara Kız girdi, etrafı kokladıktan sonra küçük kızın girebilmesi için yana çekildi. Güneş altında oynadıkları uzun süre yüzünden kızın gözlerinin loş ortama alışması biraz zaman aldı, bu süre içinde diğer odalardan gelen anne ve babasının seslerine doğru ilerledi. Koridorda 6 kapı vardı 3’ü sağda, 3’ü solda. İlk kapının önünden geçerken içeri kaçamak bir bakış fırlattı, oda ortasından bir tel örgü ile ikiye ayrılmıştı. Tel örgünün arkasında bir sürü yavru köpek vardı. “Yaşasın” diye düşündü kız birazdan köpeğini göreceğini biliyordu artık. Adımlarını hızlandırarak seslere doğru yürüdü. Kapı yarı açıktı, içeri uzattı başını, bu oda da ortasından tel örgü ile ayrılmış bir yerdi. Ama bu defa telin kapısı açık ve etrafta koşuşturan, birbirlerini yakalamaya çalışan bir sürü yavru köpek vardı.

İçeri girdiğinde kapının ardında kalan anne köpeği gördü, irice bir hayvandı. Gökhan kızın geldiğini görünce normal bir ses ile “bak Angel senin yavrularını göremeye kim gelmiş” dedi. Bu sözleri duyunca annenin isminin Angel olduğunu anladı kız. Ne yapacağına karar veremedi bir an. İçinden yavruları birer birer kucaklamak geliyordu, ama Angel’in buna izin verip vermeyeceğini kestiremiyordu, devreye Gökhan girdi. “Gel bakalım küçük kız” dedi “önce anneye bir merhaba diyelim, seni tanısın”. Kızın omuzlarından hafifçe tutup Angel’e yaklaştırdı. Angel hemen kızın bacaklarını ve ayakkabılarını koklamaya başladı. Aldığı kokulardan memnun kalmış olacak ki kafasını kızın kucağına doğu uzattı. Bu hareketi, dışarıda oynarken Kara Kız’da yaptığı için ne demek istediğini anladı küçük kız ve kıllı koca kafayı okşamaya başladı.

Sevgi ve güven gösterisi bittikten sonra sıra yavrulara gelmişti. İrice kedi boyutlarında 6 küçük yavru etraflarında koşuşturuyordu. Küçük kız’ın aklında sürekli gezinen bir düşünce vardı, “bunlardan birini alıp gideceğiz. Bunlardan birini alıp eve gideceğiz.”

Karar vermek çok zordu. Hepsi birbirinden güzel, birbirinden şirin yavrulardı. En sonunda baba, evde azınlık durumuna düşmemek için en iri erkek yavruda karar kıldı. Küçük kızın gözleri parladı bu seçimden sonra tüyleri en parlak, en oyuncu yavruyu seçmişti babası.

Fotoğraf makineleri

CAMERA OBSCURA

Latince’de “kamera” “oda”, “obscura” da “karanlık” anlamlarını taşır.

Güneşli bir günde, üzerinde minicik bir deliği olan bir odadan girdiğinizde, deliğin karşısındaki duvar yüzeyinde bir görüntünün oluştuğuna tanıklık edebilirsiniz. Bir sihir gibi görünmekle birlikte bu oluşum, eskiden beri bilinen basit bir fizik kuralına dayanır. Doğru boyunca yol alan ışık yansıtıcı bir objeye çarptığında, bazı ışık ışınları geri yansır. Yansıyan ışık ışınları çok ince bir malzemeden yapılmış çok küçük bir delikten saçılmaksızın geçe bilirler.

Bu ışık ışınları deliğe paralel tutulan bir yüzey üzerine düşürüldüklerinde yansıtıcı cismin ters bir görüntüsü elde edilir.Çinli filozof Mo Ti, objelerin ışığı her yönde yansıttığının farkında olarak, çok küçük bir delikten geçen ışığın yarattığı ters görüntüyü, yazılarına MÖ. 5. yüzyılda kaydeden ilk kişi. Yine bir Çinli, Yu Chao-Lung, 10. yüzyılda, bir tür tapınak olan pagodaların mimari modelini, bir perde üzerinde görüntüler oluşturmakta kullanır. Ancak, bu gözlem ve deneyler görüntünün oluşumuna ilişkin geometrik bir teori oluşturulmasına yetmez.MÖ. 4. yüzyılda, Aristoteles “Problem” adlı çalışmasında iğne deliği de denilen küçük bir delikten elde edilen görüntünün oluşumunu yorumlamaya çalışarak; güneş tutulmasıyla ilgili sorularına yanıt arar ama doyurucu bir açıklama getiremez. 10. yüzyılda yaşamış, Alhazen adıyla da bilinen Arap fizikçi ve matematikçi İbn Al-Haitam birbirinden farklı üç mumu belirli bir biçimle düzenleyerek, üzerinde küçük bir delik bulunan bir perdeyi duvarla mumlar arasına yerleştirir. Işıkla düzenek arasındaki etkileşmeyi incelediği deneyin sonunda Alhazen, görüntünün sadece küçük delikten geçen ışık yoluyla biçimlendiğini ve sağdaki mumun, duvarın sol tarafında bir görüntü oluşturduğunu notları arasına kaydeder, diğer yandan da ışığın doğrusallığını algılar. Alhazen’in bu çalışmaları 13. yüzyılda Avrupa’da değer bulur. Aristoteles’ten yaklaşık 1000 yıl sonra, İngiliz filozof ve eğitim reformisti Roger Bacon, Arap yazmalarından öğrendiği “karanlık kutu”nun ayrıntılı bir tanımını yapar. Rönesans’ın büyük ustası Leonardo da Vinci, iğne deliği görüntü oluşumunu perspektifle ilgili çalışmalarında “.varsayalım ki, güneş, bir binayı, bir meydanı yada doğal güzelliğe sahip bir alanı aydınlatsın. Böyle aydınlanan bir mekanın karşısında duran, gölgedeki bir evin duvarına minik bir delik açalım; işte o zaman aydınlatılan tüm nesnelerin görüntüleri ışıkla bu delikten taşınır ve evin iç duvarında ters olacak şekilde belirir.” ifadesiyle tanımlar.Rönesans matematikçisi ve astronomu olan Paolo Toscanelli 1475 yılında Floransa Katedrali’nin penceresine bir delik açarak, deliğin çevresine bronz bir bilezik yerleştirir. Bu delikten güneşli günlerde geçen ışınlarla, güneşin Katedral’in zeminine yaptığı izdüşümü bugün bile görmek mümkün. Öğleüstü, bu görüntü Katedral’in zeminini bir “öğle işareti” olarak iki eşit parçaya böler. Katedral zemini ve “öğle işareti”, o dönemlerde, saat yerine geçen zaman göstergeleri.

1580’de Papalık astronomları, Roma’daki Vatikan Gözlemevi’nde, Katedral’dekine benzer bir öğle işaretiyle bir küçük deliği (iğne deliği), 11 Mart kabul edilen bahar ekinoksunun Papa 13. Gregorius’un öne sürdüğü üzere 21 Mart olduğu iddiasını kanıtlamakta kullanırlar. İki yıl süren dikkatli bir izleyişin ardından Papa 13. Gregorius on günlük bir farkla Jülyen takvimini düzeltir; böylece bugün de geçerliliğini sürdüren Gregoryen takvimi yaratılır.Bir iğne deliği kameranın ilk resmi gökbilimci Gemma Frisius’un “De Radio Astronomica et Geometrica” adlı kitabında çizim olarak yer alır (1545). Astronom olan Gemma Frisius 1544’teki güneş tutulmasını incelemek üzere karanlık odasında iğne deliği kullanır. Camera obscura adıysa, 1571-1630 yılları arasında yaşamış, modern bilimin öncülerinden Johannes Kepler’in bulduğu bir isim. Onun zamanında bu ad ressamların manzara resmi yapmakta yararlandıkları mercekli bir deliği olan karanlık bir kutu, çadır yada oda anlamına gelir. Mercek kullanımı görüntüyü daha parlak hale getirerek, görüntünün belli bir uzaklıkta odaklanmasına aracılık eder. Böylece kameranın bu türü Frisius’un 1544’te kullandığı araçtan farklı hale gelir. 1620’lerde Johannes Kepler taşınabilir bir camera obscura yapar. Çizimlerin de yardımıyla kısa sürede farklı biçim ve şekillerde çok sayıda camera obscura üretilir. Bunlar o dönemlerin sanatçı yada amatör ressamlarınca pek çok alanda yardımcı araç olarak kullanılır.18. yüzyıla gelindiğinde, camera obscura’lar yerlerini içinde ayna, önünde objektif bulunan fotoğraf makinelerine bırakmaya hazır haldedirler.

FOTOĞRAF MAKİNESİ NASIL ÇALIŞIR?

Fotoğrafı çekilmek istenen objeden yansıyan ışık objektifçe toplanır, odaklanır. Sonra, objektifin içindeki diskin ortasındaki diyafram adlı delikten geçerek örtücüye ulaşır. Fotoğraf makinelerinin çoğunda filmin tam önüne yerleştirilen örtücü ışığın geçmesini engelleyen bir perde. Çekim sırasında önceden seçilen bir süre boyunca açık kalarak, ışığın film üzerine düşmesini sağlar. Bakaç, film yüzeyinde oluşacak görüntü için ön izleme yapılmasına olanak sağlar. Bu akışın sonunda film yüzeyindeki gizli görüntü elde edilir.

FOTOĞRAF MAKİNESİNİN ANA ELEMANLARI

Bütün fotoğraf makineleri dört ana elemanı mutlaka içerir:

OBJEKTİF


Görüntüsü elde edilmek istenen objeden yansıyan ışık ışınlarının, ışığa duyarlı yüzey yada algılayıcı üzerine istenen biçimde düşmelerini sağlayan mercek yada mercekler topluluğundan oluşan objektifler fotoğraf makinelerinin en önemli parçaları.

Normal Objektifler
Normal objektifler insan gözünün görebildiği açıya en yakın görüşü sağlarlar. 35 mm SLR makineler için 50 mm.lik objektif, 6×6 cm alan makineler için 75 mm – 80 mm.lik objektif, 6×9 cm alan makineler için 150mm’lik objektifler, sayısal kameralar için 7 – 21 mm.lik objektifler normal objektif sayılırlar.

Geniş Açılı Objektifler 
Geniş açılı objektiflerin görüş açısı normal objektiflere göre gittikçe genişleyen, alan derinliğini artıran niteliktedirler. Yaygın olarak, çok dar alanlardaki en geniş görüntüyü elde etmekte kullanılırlar. 35 mm.nin altındaki odak uzunluklarında elde edilen görüntünün köşe ve kenarlarında bozulmalar oluşturabilirler. Ancak bazı fotoğrafçılar bu bozulma etkisini estetik bir değer olarak kullanabilirler. 17 mm – 28 mm arasında kalan objektifler geniş açılı objektiflerdir.


Balık Gözü Objektifler
Balık Gözü Objektifler en geniş görüş açısı olanağı sağlarlar. Bu tür objektifler kullanılarak elde edilen görüntülerde dikey ve yatay çizgiler önemli ölçüde bozulur, dairesele yakın görüntüler elde edilir. Yaratıcı görüntülere ulaşmada oldukça yardımcı olan, 6 mm – 16 mm arasındaki objektiflerdir.

Dar Açılı (Tele) Objektifler
Görüş açısı normal objektiflerden daha dar olan objektifler. Fazla yakınlaşılamayan portre, spor veya doğa gibi konuların çekimlerinde kullanılır. 100 mm, 200 mm, 300 mm, 400 mm değerli objektiflerdir.


Değişken Odaklı (Zoom) Objektifler
Değişken odaklı objektifler değişken görüş açısı sağlarlar. Bu sayede, çekilmek istenen görüntünün objektif değiştirmeksizin yada daha az objektif değiştirerek elde edilmesini olası kılarlar. 28 – 70 mm, 28 – 210 mm, 35 – 70 mm, 100 – 300 mm, 100 – 400 mm ve benzeri aralıklar içinde görüş açışı değişebilen objektiflerdir. Bu tür objektiflerdeki mercek sayısının, görüntü kalitesine olumsuz etkilediği söylense de, insan gözünün ayırtabileceği nitelikte bir kalite kaybı değildir bu.


Makro Objektifler
Makro objektifler 50 mm, 100 mm, 125 mm değişmez açılı objektiflerdir. Konuya 1/1 ile 1/10 gibi oranlarda çok yakın çekimlerde, özellikle de doğa fotoğrafçılığında kullanılır. Çiçek çekimlerinde sıra dışı etkiler yaratır. Doğa fotoğrafçılarının vazgeçemedikleri bir araçtır makro objektifler.


Aynalı Objektifler
Aynalı objektifler görüş açısı değişmeyen 500mm ve üstü objektiflerdir. Spor, vahşi doğa gibi objenin fotoğrafçıdan uzak olduğu çekimlerde yada sanatsal etkiyi artırmak amaçlı kullanılır.

DİYAFRAM

Diyafram, ışıklanacak yüzeyin üzerine düşürülecek ışık miktarının ve görüntü netliğinin denetlenmesini sağlar. Emirlerini dışarıdan alan bir gözbebeği gibi, ışıklı ortamlarda kısılıp, az ışıklı ortamlarda açılabilirler. Diyaframın ne kadar açıldığını f adını alan değerler gösterir. Standart diyafram açıklıkları f:1.2 – f:1.4 – f:1.8 – f:2 – f:2.8 – f:4- f:5.6 – f:8 – f:11 – f:16 – f:22 – f:32 şeklinde bir dizi oluşturur. Bu diziden sağa doğru gidildikçe, diyafram açıklığı azalarak her seferinde yarıya düşer. Örneğin, f:4 diyafram açıklığı f:5.6 diyafram açıklığından geçen ışığın yarısını geçirir. En büyük f sayısı en küçük diyafram açıklığı, en küçük f sayısı en büyük diyafram açıklığına karşılık gelir. Başka bir deyişle f:1.2’ye ayarlanan bir diyafram değerinde en fazla ışık, f:32’ye ayarlanan bir diyafram değerinde de en az ışık film yüzeyine düşer, tabi ki fotoğraf makinenizde daha küçük bir diyafram açıklığı yoksa.

Diyafram netlik yaptığınız objenin net kaydedilmesini de sağlar. Diyafram açıklığı azaldıkça ( örneğin f:16 – f:32 aralığındaki diyafram değerlerinde), daha geniş bir alan net görüntülenir. Net görüntülenen bu alan “net alan derinliği” adını alır. Diyafram açıklığı büyüdükçe (f:1.2 – f:5.6 ) de net alan derinliği azalarak, ana konunun ön ve arkasına gelen diğer tamamlayıcıların netsizlikleri artırır. 

ÖRTÜCÜ

Çeşitli kaynaklarda obtüratör, enstantane, shutter gibi yabancı sözcüklerle de anılır. Filmin ne kadar süreyle ışıklanacağının saptanmasını sağlar. Çekim yapmak için deklanşöre basıldığında örtücü açılır ve belirlenen süre sonunda kapanır. Örtünün açık kalma süresini gösteren saptanmış değerlere örtücü hızı denir. 1/1, 1/2, 1/4, 1/8, 1/15 1/30, 1/60, 1/125, 1/250, 1/500, 1/1000, 1/2000 şeklinde bir dizi standart örtücü hızı değerleridir. 1 saniyeden başlayarak saniyenin 1/2 si; 1/4 ü; 1/8 i gibi daha az sürelerde örtücünün açılıp kapandığını anlatır. Sağa doğru gidildikçe her örtücü hızı değeri bir öncekinin yarısı kadardır. Bu değerlere B (Bulb) ve A gibi örtücü hızları eklenebilir. Bulb örtücü hızının fotoğrafçı tarafından belirlenmesini sağlar. A ise makinenin tüm ölçümleri kendiliğinden yapmasını sağlar.

BAKAÇ

Yaygın olarak vizör denir. Elde edilmek istenen görüntünün nasıl olacağına ilişkin ön izleme olanağı verir. Çoğu makinede telemetre, kırık görüntü, mikro prizma gibi netlik yapmayı kolaylaştırıcı sistemler bakaç içerisinde yer alır. Ayrıca ışık ölçümü, ışıklama, diyafram, örtücü hızı,flaş, pil kontrolü gibi denetlenebilir işlemler de bakaçtan izlenerek yapılabilir.

FOTOĞRAF MAKİNESİ ÇEŞİTLERİ VE SEÇİMİ

Günümüzde çok çeşitli fotoğraf makineleriyle yada kameralarıyla karşılaşmak olası. Kutu kameralar, 120 TLR (Twin Lens Reflex), 35mm SLR (Single Lens Reflex), roll film kullanan SLR, anında basılı görüntü veren (polaroid), kompakt, APEX makineler, sayısal kameralar yaygın olarak bilinenler.

Günümüzde yaygın olarak kullanılan, kompakt, 35 mm SLR arasında seçim yapmak için ne yapmak istediğinizi, beklenti ve hedeflerinizi dikkatlice saptamalı; isteklerinize ve beğenilerinize uygun olanı seçmelisiniz.

35 mm SLR Makinelerde;
Olumlu yönler
– Film üzerine kaydedilen görüntü bakaçtan gördüğünüzle aynıdır.
– Işık ölçümü sadece objektife gelen ışıktan yapıldığı için ışık ölçümü hatası en azdır.
– Objektif ve yardımcı malzemelerdeki çeşitlilik hem çok yönlü hem de geniş bir alanda iş üretebilmeyi sağlar.
– Pilleri bitse bile, bazı makineler yine de bir örtücü hızı seçeneği verebilirler.
– Çeşitli seçenekler sunan çok sayıda model bulmak olası. Ayrıca çoğunda optik ve elektronik mühendisliğinin yarattığı son teknolojik yenilikler mevcut.

Olumsuz yönler
– Çekim sırasında biraz gürültülüdür.
– Mekanik yada elektronik karmaşıklıkları arıza olasılığını artırır.
– Kompakt makinelere göre kullanımı daha zordur ve ağırlığı daha fazladır.
– Ekonomik bedelleri oldukça yüksektir.
– Her örtücü hızı değerinde flaş eşlemesi yapılamaz.

Kompakt Makinelerde;
Olumlu Yönler

– Oldukça az ışıkta bile bakaç görüntüsü parlaktır.
– Küçük ve hafif oldukları için kolaylıkla taşınabilir.
– Tam otomatik modeller şipşak çekimler için idealdir.
– Çekim sırasında daha sessizdir.
– Her örtücü hızı değerinde flaş kullanılabilir.

Olumsuz Yönler
– Yakın çekimlerde paralaks hatası (Objektiften geçip film üzerine düşen görüntü ile vizör’den görünen görüntü arasındaki farka denir. Bu fark her iki objektif yada vizör’e düşen görüntü arasında açı ve uzaklık farkından ileri gelir. Her iki optik sistem , birbirine paralel olan eksenler üzerine yerleştirilmiştir. Bu nedenle vizör’den tam olarak ayarladığımız konunun pozlandırmadan sonra üsten kesildiğini görürüz) yaratır.
– Kırmızı göz düzelticisi bulunmayan tüm modellerle çekilen insan fotoğrafların tüm haklarıında kırmızı gözlü görüntüler elde edilir.
– Objektif değiştirilemez, genellikle de yardımcı aksesuar kullanılamaz.
– Yaratıcı fotoğraf çalışmaları yapılamaz.

 

Köpek Hikayeleri I

Bir köpek alma fikrine ilk ne zaman sıcak bakmaya başlamıştı, uzun uzun düşünmesine rağmen bir türlü hatırlayamıyordu. Bir köpek istiyordu bu kesindi. Ama bir yandan da korkuyor, çekiniyordu. Sekiz yaşında bir kızı vardı. Ve daha önce muhabbet kuşları öldüğünde ( ki o zaman daha kızı dünyaya gelmemişti) neler yaşadıklarını daha unutmamıştı. Ama bir köpek istiyordu.

Arabası küçük sayılabilecek bir modeldi. Yaz tatillerini ailesinin yazlığında geçirdiği için köpeği götürmek sorun olmayacaktı yanlarında. Hele o büyük bahçe aklına geldiğinde yüzüne geniş bir gülümseme yerleşti. Ne biçim oynaşırız kim bilir? Köpekle orada diye düşündü. Tam bu sırada odasının kapısı çalındı. Üstündeki sevecen aile reisi gömleğinden çabucacık sıyrılıp yeniden sorumlu (hatta sorunlu) doktor gömleğini giydi. Otoriter bir sesle “Gel” dedi.

Bir önceki gün gibi geçmişti o günde. Bir sürü hasta, bir sürü reçete. Anlamıyordu bazı zaman insanları. Ya dünyanın en zeki insanı sayıyorlardı kendilerini ya da yıllarca eğitim alan doktorları geri zekâlı. Kendisi ile aynı kurumda çalışan bir bey gelmişti öğleye doğru. Statüsü kurumun üst kademelerinde olduğu için bina içinde çalışanlara emir verebileceğini düşündüğü bir süre sonra belli oldu. Kapıdan girip kısa bir nasılsınız muhabbetinden sonra. Bir sağlık karnesi ve bir kâğıt uzatmıştı kendisine, ardında da bu ilacı yazmanızı istiyorum demişti. Bir doktor olarak bu ve buna benzeyen birçok olayı yaşadığı için sonuçlarının neler olabileceğini biliyordu aslında, ama o bir köpek istiyordu ve bu gün tartışmaya hiç niyeti yoktu. Bu yüzden elini sağlık karnesine doğru uzatırken yüksek ihtimal ile ilacı yazacağını da biliyordu.

Ama işler hiç de umduğu gibi olmadı adamın. Sözde hastanın uzattığı kâğıtta yazan ilacı o sağlık karnesine yazması mümkün değildi. Bunu kibar ve karşındakini utandırmadan izah etmeye çalıştı. Ama adam açıklamaları bir türlü dinlemiyor ve ısrarla ilacın yazılmasını biraz da emredercesine istiyordu. Aslında ilacı yazsa bile kurumdan parasını alamayacaktı sözde hasta. Bununla birlikte büyük bir ihtimal ile bir soruşturma açılacaktı reçetenin altındaki imzanın sahibine. Aklına köpek geldi yeniden. İçi ısındı, karşısında her şeyi bildiğini sanan dangalak bir anda uzun kulaklı, tüylü bir köpeğe dönüşmüş, sürekli salladığı elleri, uzun ve neşe ile sallanan bir kuyruk oluvermişti. Hülyalı bakışlar ile sevimli köpeği izlerken bir yandan da bilinçaltının birbirine hiç benzemeyen bu iki canlıyı nasıl eşleştirdi diye düşünmeden edemedi.

Hülyalı bakışları kendisinin aşağılanması olarak düşünen hasta eleştiri ve emir tonunu gittikçe arttırmaya başlamıştı. Bu durum baş ağrısı ve sürekli artan bir öfke olarak yansıyordu genç adama. Köpek hayali gittikçe kirlenmeye, karşısında ki sevimli köpek silueti ise büyük bir rotvailer e dönüşmeye başlamıştı. Yıllarca süren meslek hayatından edindiği tecrübeler bir süre sonra fren etkisini kaybetti. Ve nezaket sınırlarını zorlayan bir ses ile “yazdırmak istediğiniz ilaca bakılırsa bu yakınlarda bir düşük yapmış olmalısınız, Bu durumda ise sizin uzun süre ayakta kalmamanız gerekir. İsteseniz biraz oturun” diye söze başlayıp, ardından ” size bu ilacı yazmam durumunda başınıza gelecekleri isterseniz özetleyeyim” diye devam etti. Artık kendisini frenlemesi mümkün değildi, yaramazlık yapmış bir köpeği eğiten adam gömleği vardı üstünde.

“Birincisi, muhtemelen bu reçete ile yaptığınız / yapacağınız alışverişin parasını kurumdan alamayacaksınız. Bununla beraber sahte reçete yazmaktan ben, kullanmaktan siz bir soruşturma geçireceğiz. Bu soruşturma durumunda muhtemelen siz bir uyarı ben ise meslek ilkelerine aykırı davranmaktan kınama cezası alacağız. İş daha da ilerler ise sizi bir doktor kurulun incelemesi gerekecek, düşük yaptığınız sabit bulunursa dünya tıp literatürüne gireceğiz. Siz ilk düşük yapan erkek, ben de bunu tespit eden doktor olarak.” Biraz nefeslendi. Bu arada tokadı andıran bu laflarının adam üstünde yarattığı etkiyi inceledi. Bu laflardan sonra karşısında uysal bir kaniş vardı artık. Sözde hasta durumu izah etti kısaca ve özür dileyip odadan çıktı.

Yorulmuştu adam, biraz kestirmek için can atıyordu. Saatine baktı. Öğle tatiline çok az kalmıştı. “en iyisi bu gün yemeğe gitmeyeyim” dedi yüksek sesle, bir anda duyduğu sesten irkildi. Biraz önce yaşanan tartışmanın etkisini hala taşıdığı için sesi biraz pes tonda idi hala. “öğle yemeğine gitmeyeyim ve biraz kestireyim muayene masasında” diye bir kez daha yüksek sesle söylendi. Sonra aklında öğle yemeğine gidebileceği yerler geldi. “acaba” diye düşündü, “acaba pet shop bulabilir miydi? Öğle yemeği yiyeceği yerlerde.” Çok hoşuna gitmişti bu fikir. Yemeğe çıkacağı arkadaşlarını ekmeyi planladı. Tek başına yapmak istiyordu alışverişi, “nasıl olsa paketleri arabada bırakırım, iş arkadaşlarım ve ev halkı bir şey görmez” diye düşündü.

Bu kadar kısa bir öğle tatili yaşamamıştı. Ne alacağını bilmeden aylak aylak dolanırken o dükkan senin bu dükkan benim, gözüne birkaç parça oyuncak ilişmişti. Aslında hepsi çocuklar için geliştirilmiş oyuncaklardı ama bir köpek de bunlarla oynaya bilirdi. Teker teker hepsini satın aldı. Özenle paketlenmesini izledi ve gönül rahatlığı ile kısacık süren öğle tatilinin bitmesine az kala iş yerine ulaştı.

Günün geri kalan kısmında kayda değer bir olay yaşanmadan geçti. Aslında memnun olmuştu bu işe, çünkü kimi zaman aklı (hatta bedeni) yemyeşil bir çayır da köpek ile oynamaya gidebilmişti. Mesainin bitmesine yakın köpek sahibi olan arkadaşlarını aramayı düşündü. Bir fikir almak istiyordu. Sonra vaz caydı bu fikirden, belki olumsuz bir şeyler söyler canını sıkarlardı.

İlk defa eve dönüş yolunda yaşadığı trafik karmaşasının kendisini yormadığını hayretle fark etti. Evine geldiğin de kapıyı kızı açmıştı. Sevecen gülen yüzü ile karşıladı babasını. Sarılıp boynuna yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. Daha üstünü çıkarmasını beklemeden dakikada bin hece hızında o gün okulda yaptıklarını anlatmaya başlamıştı bile. Öğretmenleri “Ali’ye kızmıştı. En yakın arkadaşı Esen kendisine bir kalem hediye etmişti. O’da Esen’e bir silgi vermişti. Hülya, okula bebeklerinden birini getirmişti. Öğretmenlerine yakalanmadan nasıl oynayacaklarını şaşırmışlardı. Aslında bunun kötü bir davranış olduğunu biliyordu ama dayanamamıştı işte. Sonra bir yazılı olmuşlardı bir gece önce beraber çalıştıkları konudan ve yazılı iyi geçmişti.” Hiç yorulmadan ve neredeyse hiç soluk almadan devam ediyordu anlatmaya. Prensip olarak kızının hevesini kırmaktan mümkün olduğunca çekinen adam bu defa hiç tereddüt etmeden kızının sözünü kesti.

“Bir köpeğimiz olsa, hangi cins olmasını istersin?”

Sesi bomba etkisi yapmıştı evin ortasına düşen. Kız önce durdu, sonra duyduklarına inanamayan gözler ile babasını süzdü. Yutkundu, yavaş yavaş gözlerine inen soru işaretleri neşe parıltıları ile yer değiştirdi.

Yine dakikada bin hece hızında konuşmaya başladı. “Köpekleri tanımıyordu ki, büyük bir köpek istemezdi, yok yok aslında küçük bir köpek istemezdi. Kendisi büyüyordu, köpek küçük kalırsa olmazdı. Uzun tüylü bir köpek istiyordu, hani geçen yaş günü teyzesinin kendisine aldığı peluş oyuncak gibi.” Durdu, biraz düşündü. korka korka “Annem” dedi, “Annem izin verecek mi? Köpek almamıza”

Enine boyuna düşünüp sorunlara çözüm bulduğunu sanan adam konuyu eşine açmayı unuttuğunu fark etti birden. Aslında üstünkörü konuşmuşlardı köpek alma konusunu eşi ile ama ne derece kararlı olduğunu anlatmamıştı köpek alma heyecanı ile. Endişe benliğini sararken, çözüm yolları bulmaya çalışıyordu. Eşi, köpek işine bir iki sebepten karşı çıkabilirdi. Bunları düşünmeye başladı, öncelikle temizlik yüzünden karşı çıkabilirdi. Bunu çözmek kolaydı. İlk başlarda köpek mutlaka evi kirletecekti, temizlik işini kızı ve kendisi üstlenebilirdi. Sonra insan sağlığı açısından çekince koyabilirdi, bunu da kendisinden daha iyi bilen birisi yoktu. O bir doktordu. Gereken çözüm yolları bulunacak ve tedbirler alınacaktı. Evin için de köpeğin barınacağı yer sorununa takabilirdi eşi, küçük balkon bu iş için ideal yerdi. Hem köpek büyüse bile küçük kalmayacak kadar büyüktü aslında “küçük” balkon, hem de çevresi kapalı olduğu için ısı sorunu da olmazdı. Temizlik gerektiğinde ise su gideri sayesinde rahatlıkla yıkanabilirdi balkon.

Ürettiği fikirler hoşuna gitmişti. Bunları kızı ile konuştu, kız zaten hemen her fikri kabul etme eğiliminde olduğu için bir solukta babasını destekledi ve her türlü temizlik işini seve seve yapabileceğini söyledi.

İş önce köpek alma fikrini ardından da kızı ile aldığı kararların eşine açıklanmasına gelmişti. Sorun ise karısının ardından iş çeviriyor durumuna düşmeden bunu nasıl yapacağıydı.

Baba kız mutfakta çalışırken gelmişti anne eve. Kapıdan girer girmez kız, büyük bir enerji ile annesinin boynuna sarılık yanaklarından öperken dakika da bin hece hızında konuşmaya başlamıştı yine. Adam gülümseyen gözleri ile izlerken bu karşılamayı ne kadar şanslı olduğunu da düşünmeden edemedi. Güzel bir eşi, kıpır kıpır bir kızı vardı. ve bir süre sonra da aileye tüylü bir yaratık daha katılacaktı.

Yemek ve sofra hep beraber hazırlanırken adam, bir aralık aramaktaydı konuyu eşine açmak için. Yemek neşe ile başladı, aslında hemen her akşam yemeği neşe içinde yenirdi evlerinde. Sorunlar oturma odasında bırakılıp masaya sorunsuz olarak oturulur ve ailecek yemek yenirdi. Kimi zaman yaşanan tartışmaları çözmek için bile küçük atıştırma yapma yöntemini geliştirmişlerdi bu yüzden.

Yemeğin ortasına doğru, adamın gözü televizyonda izledikleri belgesel kanalında “iş sahibi köpekler” dizisine takıldı. Belki de aradığı boşluk buydu. Dizi de çeşitli işlerde kullanılan köpekler anlatılıyordu. Bu köpeklerden biri de ilköğretim çağında ki çocukların rehabilitasyonunda kullanılan bir golden retriever’di. Televizyonda spiker köpek ve yaptığı iş ile ilgili bilgiler verirken adamın ağzından “keşke bizim de böyle akıllı bir köpeğimiz olsa” lafı dökülüverdi birden. Endişeyle gelecek yanıtı beklerken gözleri kızının gözleri ile buluştu, aynı endişeyi kızının da paylaştığını anlayınca biraz daha bozuldu. Televizyon ekranında bir görünüp bir kaybolan köpek o kadar güzel ve akıllıydı ki hemen her anne ve baba böyle bir köpeğe sahip olmak isterlerdi aslında. Görüntülerden eşi de etkilenmişti anlaşılan, genç kadın, “vallahi olacaksa böylesi olsun, ne o salya sümük hayvanlar, bu köpeğin bir başka havası var” dedi.

Yemek sonrası anne, baba kahve, küçük kız dersleri için odalarına çekildiler. Adam, eşine köpek fikrini açtı, kısık ses ile o’nu kırmadan, gerekli gördüğü tedbirleri anlattı. Temizlik, gezme, yiyecek, insan sağlığı için yapıla bilecekleri anlattı ve konuyu kızına getirdi. O yaştaki çocuklar için bir köpeğin ne kadar faydalı olabileceğini anlattı.

Bir öğretmendi eşi, ve o’da biliyordu gelişimi sırasında evde bir köpek olmasının kızı için iyi bir etken olduğunu. Ama endişeleri vardı. Kocasının çocukluk arkadaşı olan ve ailecek görüştükleri Mustafa’lara gittiklerinde evin kızının ve kendi kızının evin köpeği ile nasıl neşe içinde oynadığını çok iyi hatırlıyordu. Aslında evde bir köpek olması iyi de olabilirdi.

Bir süre düşünüp “peki” dedi. “Ne zaman alacağız köpeği.”

Yalnızlığın sesi

Akşam olmak bilmiyordu bir türlü. Saatler İstanbul trafiği gibi, akmıyordu. Halbuki bir an önce işten çıkıp eve gitmek istiyordu. Üstünde ne varsa kapının önünde çıkaracaktı, kirliye bile atma gereği duymadan yakmayı planlıyordu. Sanki ölüm kokusu sinmişti üstüne. Kimse fark etmese diye dua ediyordu kokuyu. Belki yüzüncü kere baktı saatine. Daha 3 saat vardı işten çıkmasına, 3 koca saat, 180 dakika. “bitmez bu gün” dedi sessizce.

Her sabah mabedinden işe gitmek için arabasına doğru yürürken, akşamın nasıl geleceğini düşünürdü için için. Her sabah işe giderken teptiği 15 km yol bir türlü bitmek bilmezdi, sanki ipek yolu gibi, uzar giderdi önünde. Kendisi ile beraber aynı yönde araba kullanan insanları süzerdi ara sıra trafik sıkıştığında sabahları. Gözlerinden anlamaya çalışırdı içlerinde kopan fırtınaları. Sıkılıyordu, yaşamaktan değil ama insanlardan sıkılıyordu. Yapmacık tavırlardan, sahtekarlıklardan, ufak hesaplardan nefret ediyordu. Trafik sıkıştı yine, bazen tıpkı saatler gibi, trafik de akmıyordu.

Yorucu bir yolculuktan sonra işe geldiğinde bir de boş yer bulabilirse arabası için, içi biraz rahat ederdi. Beşinci kat, odasının bulunduğu yerdi. Kimi zaman asansörü kullanmaz, yürüyerek çıkardı odasına. Zamandan çalmak, o kasvetli odaya biraz daha geç gitmek için.

Bazı günler koşuşturma içinde geçerdi mesai. Fark bile edemezdi nasıl geçtiğini günün. Böyle hızlı günlerde daha rahat giderdi evine, üstündekileri yakmak da istemezdi. Rahat bir şeyler giyerdi üstüne, mutfakta bir iki lokma bir şeyler atıştırıp doğruca salona atardı kendini.

Özenle kıvrılırdı evin en büyük koltuğuna. Ara sıra “en son ne zaman 3 kişi aynı anda oturdu bu koltuğa” diye düşünmeden edemezdi.

Bir sürü arkadaşı vardı aslıda, kızlı erkekli bir sürü insan tanıyordu. Pek çoğu iyi insanlardı biliyordu, yine de çoğunlukla yalnız yaşamayı seviyordu. Sinemaya tek başına gitmeyi becerebildiği ve sıkılmadan filmi sonuna kadar izleyebildiği gün anlamıştı tek başına yaşamanın güzelliğini. Çıkarcı gelmeye başlamıştı insanlar bir süre önce, hemen hepsi şu ya da bu şekilde çıkarları peşinde koşturuyorlardı. Hemen hepsi bir şeyler istiyordu kendisinden.

İçi ürperdi birden. Çekti üstüne kareli battaniyesini. “kahve yapsam” dedi. Uykusu kaçardı. “En iyisi sıcak bir kakao” dedi. üşendi. Okuduğu kitaptan kaldırdı gözlerini televizyona doğru. Anlamsız bir kovalamaca yaşanıyordu bir belgesel kanalında.

Kaç saattir konuşmadığını düşündü. Aslında evde hemen hemen hiç konuşmazdı, biri telefon ile aramadığı sürece. Kimi zaman üç akşamı blok yaşasa konuşmayı unutacağını düşünürdü gülümseyerek. Yatma saati gelmiş miydi? “Bir iki sayfa daha okuyayım” dedi kendi kendine. Hem daha yeni ısınmaya başlamıştı içi.

Gömüldü koltuğuna, bir iki satır daha okudu, aklından sıcak kakao fikrinin bir türlü çıkmadığını fark etti. Evde biri olsa da seslensem diye düşünürken “Çay koyyyy… ” diye, aklında Savaş AY’ın şiiri geldi

“Kapıyı anahtarla açmayı hiç sevmiyorum.
Zili çalmalıyım ve sen açmalısın kapıyı.
“Hoş geldin canım”, deyip boynuma sarılmalısın.
Uzun ,uzun öpüşmeliyiz kapı aralığında,
El ele tutuşup içeri girmeliyiz.

Sen bir çırpıda sıralamalısın,
Belki de en fazla, üçü önemli otuz beş, kırk haberi.
“Sular yoktu bütün gün biliyor musun” demelisin mesela,
“Yemeği ocakta unutup yakmamış mıyım pilavın dibini”.
“Sonrada tüp gaz bitti alay eder gibi”, demelisin mesela.

Adları da saçları gibi hep birbirine benzeyen ortaokul arkadaşların,
Çat kapı yapmış olmalı aniden ve öğlen.
Annen aramış yakında geleceklermiş bana da selam söylemişmiş,
Olmalı mesela.
O kadar işinin arasında camları da silmiş sevinmiş olmalısın.
“Eskilerini eskiciye verdim, o eski mintanları filan” demelisin.
Plastik mandal, leğen birde faraş almış olmalısın karşılığında.
Bir gündüz yayınında faydalı on şey öğrenmiş olmalısın.
Çıkmayan lekeleri kolayca çıkarmaya,
Şarap şişelerini kolayca açıp o şişelere mumlar damlatarak
Dekor yapmaya bir dolu faydalı şeyler.

Ve mutlaka “yaa öyle mi olmuş…!!” diyeceğin haberler vermeliyim sana.
Süratle beni kızdıracak bir şeyler yapmalısın.
Ben zaten seni kızdıracak bir sürü şey yapmış olmalıyım dışarıda.
Gözüme bakıp anlamalısın yediğim herzeleri.
Sen anlamazlıktan gelmelisin yine de.
Usulca utanmalıyım.
Anladığını, anlamazdan gelmeliyim.
Anladığını, anladığımı anlamamalısın.
Bu küçümen oyun böylece sürüp gitmeli bir vakit.
Ben yine her zamanki gibi
Yarın rejim yapmaya, spora başlamaya,
Sigarayı artık bırakmaya karar vermeliyim.
Sen bir kaç güne kadar bir iş bulup artık çalışmaya,
Bir ev bulup oraya geçmeye, hayatına bir çeki düzen vermeye
Karar vermelisin.

“Çay koyyy…!!! “

Bunu yine ben hatırlatmalıyım.
Radyo yine tuhaf şarkılar çalan bir gavur kanalına ayarlı olmalı,
Televizyon yine senin kanallarına kilitli,
Ve kül tablaları, çay tabakları yani firar etmiş olmalı ortalıktan yine. Gözlerinde güzellikten başka bir şey yokmuş gibi,
Sıkıntı yüklü, sorun yüklü bakışları görmemeliyim.

Sevgimin büyüklüğü her şeye yeter sanmalıyım.
Hiç bir bunaltını anlamayacak kadar dangalaklaşmalıyım.
İkide bir sözlerini kesip, çocukluğunun, saflığının, yalınlığının sularını kurutup
Ciddi, vakarlı kerametli konulara davet etmeliyim seni.

Ve bir gün, bir gün
Çekip gitmelisin evden.
Gitmenle anlamalıyım bu ev sevdasız olana bol gelir.
Yürü yürü bitmez koridorları.
Bu evin manzarası karanlığa göz kırpar.
Bir başına yaşayanlara köpekler bile havlamaz bahçede.

Çay pişmez, yemek yenmez, sigaranın bile tadı kaçar.
Dışarıda itiş kakış kalabalıklarda yiter gider evin sahibi.
Kendini arayıp bulamaz.
Merhabaların da anlamı kalmadığından kimselere selam verip almaz.
Denizde, karada, yatakta hiçlik solukları alıp verir.

Bir şiirin dizeleri okunur kitapta, şair sanki bilmiş de demiş gibi: “Düşmesin bizimle yola evinde ağlayanların gözyaşlarını
boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar, çekilsin yolumuzdan kendi
kabuğunda yaşayanlar” yazmıştır.

Şiire de, şaire de, hayata da kızılır.
Kapının önüne gelinir,
Alışkanlık icabı kapı çalınır.
Yalnızlık pusuya yatmıştır içerde. Duyar ama açmaz kapıyı.
Neden sonra hatırlarsın, anahtarını çıkarırsın.

Kapıyı anahtarla açmayı sevmiyorum ben.
Yalnızlığını sevmiyorum.
Ben yalnız, ben yalnız
Seni çok ve çok
Ve çok Seviyorum “

İçi burkuldu birden. Ne sıcak kakao ne de kitap. Hiçbir şey istemiyordu artık. Usulca kalktı yerinden, kitabı sehpanın üstüne iliştirip sessiz adımlarla odasına doğru seğirtti. Bir iki adım attıktan sonra geri dönüp televizyonu kapattı. Koridorda ilk defa duydu yalnızlığının sesini.

Koşar adım yatak odasına gitti. Sanki yapacağı en son şeymiş gibi televizyonu açtı. Odayı tanıdık sesler doldurdu aniden, bir önceki günden açık kalmıştı anlaşılan sesi. Kıstı biraz, ama çok kısmaya cesaret edemedi. Tekrar duymak istemiyordu “yalnızlığının sesini”. Usulca süzülüp yatağa gözlerini yummadan hemen önce “saatini kurdum mu? televizyonun” diye düşündü. Aslında önemli değildi saatin ayarı. Kapansın istemiyordu televizyon. Uykusunda bile yalnız kalmak istemiyordu.

Yalnızlığın sesini sevmiyordu.

Mektup

Merhaba canım.

Kaç sene geçti seni görmeyeli hatırlamıyorum. Özledim seni biliyor musun? Çok özledim hem de. Sıkıştığımda eskiden olduğu gibi sarılamamak sana, hissedememek kokunu, sıcaklığını kimi zaman oldukça zorluyor beni. Bunca zamandır yokluğunla alıştım sanıyordum aslında. Alışamamışım.

Askere gidişimi, askerden gelişimi göremedin canım benim. Evlendiğimi de göremedin, boşandığımı da. Sever miydin? eski eşimi ondan da pek emin değilim zaten. Arkadaşlarımın çoğunun çocukları oldu biliyor musun? Hepsi de buruş buruş, mis gibi kokuyorlardı ilk günlerde. Kirlenecekler büyük bir hızla aslında, bunu bilerek yaşamak sinirlendirse bile beni o minik canları kucaklamaya kıyamıyorum hala. Benim de bir oğlum oldu. Hiç buruş buruş değildi derisi, bir bebek gibi kokmadı hiç, altını bezlemek zorunda kalmadık hiç, sabahları ağlayarak uyandırmadı bizi. Ama benim oğlum oldu. Biliyorum, görseydin çok severdin. Bir o kadar da kızardın sanırım haylazlıklarına, tıpkı bana benziyor çünkü O’da, çok terliyor benim gibi, yumurtaya yatılı gidiyor. Uykusunda konuşuyor, homurdanıyor. Sanırım görseydin çok severdin. Bir de sık sık, yüzü-üstü yatırıp sırtına koyduğun gazeteyi düşürmeme cezası verirdin.

Neler kaybettim seninle diye düşünüyorum ara sıra. Sevecenliğimi yitirdim sanırım, birazda hoş görümü. Ama çok şey öğrenmişim senden, şimdi oğlumla cebelleşirken fark ediyorum. Neler göstermişsin bana, ne güzel öğütler vermişsin. Hiç farkına varmadığım mesajları yine hiç farkına varmadan bugün oğluma veriyorum. Daha ne kadar senin öğretilerinle devam edeceğimi çok merak ediyorum. Büyük bir heyecan ile düşünüyorum, okusaydın acaba daha neler öğretebilirdin bana.

Tıpkı senin gibi ben de oğluma, “ne yaparsan yap benim haberim olsun” diyorum. Anlamıyor, kontrol ettiğimi sanıyor, tıpkı benim de o zamanlar düşündüğüm gibi. O’da anlayacak büyüdüğünde kontrol olmadığını. Basketbol oynamaya başladı. O’da benim gibi kan ter içinde geliyor eve maçlardan. Büyük bir heyecan ile anlatıyor belki de 3 dakika oynadığı maçı baştan sona.

Geçen yaz, sevdiceğim, senin bana yaptığın gibi, balkona bir masa attım. Üstüne bir kalas ayarladım. Ve çıta maketlerden attım önüne oğlumun. 3 tane yaptı. Hepsi uçtu. Şimdi, okullar kapandığından beri “ne zaman yenilerine başlayacağız maket yapmaya” diyor. Sanırım o’da benim gibi kahveye gitmeyecek büyüdüğünde. Sıkıldığında hayatta, biliyorum hiç farkına varmadan bir maketçide alacak soluğu.

Geçen sene fark ettim bunu biliyor musun? İki ayrı zamanda büyük krizlere girdiğimde elimde maket paketleri ile buldum kendimi evin kapısında. Eskiden bir solukta yaptığım ölçekteki maketleri günlerce, sindire sindire yaptım. İkisi de bitmedi. Ama krizler en az hasarla bitti. Ne güzel şeyler katmışsın hayatıma.

Hala fotoğraf çekiyorum. Elimde senin bir tek kare fotoğrafın olduğu için midir bilmem çekemediğim bir kare yüzünden uykularım kaçıyor. Oğlumun yüzlerce kare fotoğrafı var mesela elimde. Bir o kadar da tanımadığım insanların fotoğrafları duruyor bir yerlerde.

Canım, hatırlıyor musun? “Dost”‘u, ne güzel bir köpekti. Şimdi benim de bir köpeğim var. Hiç benzemiyor aslında Dost’a, ama can yoldaşlığı yapıyor bana. Kimi zaman beraber yatıyoruz. Sıcacık, kıpır kıpır.

Neler geliyor insanın aklına düşündüğü zaman. Sizin yaşadığınızdan daha rahat bir hayat sürüyorum aslına bakarsan. Ama eksilikler sizinkinden fazla. Eskiden olduğu gibi değil artık insanlar. Aynı binada yaşadığım insanların pek çoğunu tanımıyorum, aslında onlarda beni tanımıyorlar. İnsanlar nasıl bu derece hızlı yabanileştiler anlayamıyorum.

Mutlu musun? Sizin oralarda mutluluk kavramı var mı? Emin değilim. Ama huzurlu olduğunu adım gibi biliyorum. Senin hamurunda var huzur. Kimi zaman sıkışık durumlarda sığınak aradığımda içimi dolduran o kesif duygu sanırım senin mirasın bana.

Bir çok birey kendi ailesini seçme şansına sahip değilken benim senin gibi bir “CANIM” olması ne büyük bir şans diye düşünüyorum sık sık, Ve senden devir aldığım o ışığı (biraz soldurmakla beraber) oğluma yansıtmaya çalışıyorum.

Umarım bundan 20 yıl sonra oğlumda benim için sana hissettiğim duygulara benzer duygularını kaleme alır. Umarım O’da benim senden öğrendiğim kadar çok şey öğrenmiş olur benden.

Geç oldu sana yazmak için. Bunca zamandır neden yazamadım acaba diye düşünüyorum kimi zaman. Fırsat mı? Bulamadım. ya da ne bileyim elim mi gitmedi kaleme kağıda. Hiç biri değil biliyorsun. Bir türlü nasıl ifade edebileceğimi bilemedim duygularımı sana. Hiç beceremedim zaten kalbimden geçenleri aktarmayı karşımdakine. Dün oğlanın okulunda karne törenine katıldığımda, küçükler basketbol takımı olarak kazandıkları kupayı hava kaldırışlarında göğsümün kabarması neden oldu aslında bütün bunlara. Sırf o yüzden okuyamayacağını bildiğim halde yazayım dedim, bir nevi kendi kendini tatmin duygusu.

Bunca zamandan sonra hala alışmadım yokluğuna. Kabristana gelip doğru dürüst ağlayamadım bile hala. Ama biliyorum artık daha da iyi, her baktığımda aynaya karşımda gördüğüm iri, (kimi zaman kirli) sakallı yüzün büyük bir kısmında senin yansıman var. Anlamsız belki ama senin gözlerini görüyorum oğlumun yüzüne dikkatli baktığımda. Oğlum diyorum sevdiceğim. 99 yılında başlayan misafirliği bir süre önce tamamen kalıcı hale geldi artık. Biliyorum sevinecektin yaşasaydın, Türkiye’nin Mahkeme tasdikli sayılı babalarından biri olduğumu duyduğunda.

Senin farkına bile varmadan gösterdiğin/öğrettiğin doğrulardan sapmadan yürümeye çalışıyorum güzel kadınım. Senin öğrettiğin doğuları, oğluma aktararak yaşatmaya çalışıyorum adını. Senin kadar iyi başarabilecek miyim? Hayatı öğretmeyi çocuğuma, çok emin değilim aslında. Umarım becerebilirim sevdiceğim.

Ne zamandır söylemediğimi bal gibi biliyorum aslına bakarsan, bunun için utanmamda gerekmiyor. Her sensiz geçen günde yokluğunu hissetmekten nefret ediyorum,

Seni çok seviyorum.