Blog

Fotoğraf makineleri

CAMERA OBSCURA

Latince’de “kamera” “oda”, “obscura” da “karanlık” anlamlarını taşır.

Güneşli bir günde, üzerinde minicik bir deliği olan bir odadan girdiğinizde, deliğin karşısındaki duvar yüzeyinde bir görüntünün oluştuğuna tanıklık edebilirsiniz. Bir sihir gibi görünmekle birlikte bu oluşum, eskiden beri bilinen basit bir fizik kuralına dayanır. Doğru boyunca yol alan ışık yansıtıcı bir objeye çarptığında, bazı ışık ışınları geri yansır. Yansıyan ışık ışınları çok ince bir malzemeden yapılmış çok küçük bir delikten saçılmaksızın geçe bilirler.

Bu ışık ışınları deliğe paralel tutulan bir yüzey üzerine düşürüldüklerinde yansıtıcı cismin ters bir görüntüsü elde edilir.Çinli filozof Mo Ti, objelerin ışığı her yönde yansıttığının farkında olarak, çok küçük bir delikten geçen ışığın yarattığı ters görüntüyü, yazılarına MÖ. 5. yüzyılda kaydeden ilk kişi. Yine bir Çinli, Yu Chao-Lung, 10. yüzyılda, bir tür tapınak olan pagodaların mimari modelini, bir perde üzerinde görüntüler oluşturmakta kullanır. Ancak, bu gözlem ve deneyler görüntünün oluşumuna ilişkin geometrik bir teori oluşturulmasına yetmez.MÖ. 4. yüzyılda, Aristoteles “Problem” adlı çalışmasında iğne deliği de denilen küçük bir delikten elde edilen görüntünün oluşumunu yorumlamaya çalışarak; güneş tutulmasıyla ilgili sorularına yanıt arar ama doyurucu bir açıklama getiremez. 10. yüzyılda yaşamış, Alhazen adıyla da bilinen Arap fizikçi ve matematikçi İbn Al-Haitam birbirinden farklı üç mumu belirli bir biçimle düzenleyerek, üzerinde küçük bir delik bulunan bir perdeyi duvarla mumlar arasına yerleştirir. Işıkla düzenek arasındaki etkileşmeyi incelediği deneyin sonunda Alhazen, görüntünün sadece küçük delikten geçen ışık yoluyla biçimlendiğini ve sağdaki mumun, duvarın sol tarafında bir görüntü oluşturduğunu notları arasına kaydeder, diğer yandan da ışığın doğrusallığını algılar. Alhazen’in bu çalışmaları 13. yüzyılda Avrupa’da değer bulur. Aristoteles’ten yaklaşık 1000 yıl sonra, İngiliz filozof ve eğitim reformisti Roger Bacon, Arap yazmalarından öğrendiği “karanlık kutu”nun ayrıntılı bir tanımını yapar. Rönesans’ın büyük ustası Leonardo da Vinci, iğne deliği görüntü oluşumunu perspektifle ilgili çalışmalarında “.varsayalım ki, güneş, bir binayı, bir meydanı yada doğal güzelliğe sahip bir alanı aydınlatsın. Böyle aydınlanan bir mekanın karşısında duran, gölgedeki bir evin duvarına minik bir delik açalım; işte o zaman aydınlatılan tüm nesnelerin görüntüleri ışıkla bu delikten taşınır ve evin iç duvarında ters olacak şekilde belirir.” ifadesiyle tanımlar.Rönesans matematikçisi ve astronomu olan Paolo Toscanelli 1475 yılında Floransa Katedrali’nin penceresine bir delik açarak, deliğin çevresine bronz bir bilezik yerleştirir. Bu delikten güneşli günlerde geçen ışınlarla, güneşin Katedral’in zeminine yaptığı izdüşümü bugün bile görmek mümkün. Öğleüstü, bu görüntü Katedral’in zeminini bir “öğle işareti” olarak iki eşit parçaya böler. Katedral zemini ve “öğle işareti”, o dönemlerde, saat yerine geçen zaman göstergeleri.

1580’de Papalık astronomları, Roma’daki Vatikan Gözlemevi’nde, Katedral’dekine benzer bir öğle işaretiyle bir küçük deliği (iğne deliği), 11 Mart kabul edilen bahar ekinoksunun Papa 13. Gregorius’un öne sürdüğü üzere 21 Mart olduğu iddiasını kanıtlamakta kullanırlar. İki yıl süren dikkatli bir izleyişin ardından Papa 13. Gregorius on günlük bir farkla Jülyen takvimini düzeltir; böylece bugün de geçerliliğini sürdüren Gregoryen takvimi yaratılır.Bir iğne deliği kameranın ilk resmi gökbilimci Gemma Frisius’un “De Radio Astronomica et Geometrica” adlı kitabında çizim olarak yer alır (1545). Astronom olan Gemma Frisius 1544’teki güneş tutulmasını incelemek üzere karanlık odasında iğne deliği kullanır. Camera obscura adıysa, 1571-1630 yılları arasında yaşamış, modern bilimin öncülerinden Johannes Kepler’in bulduğu bir isim. Onun zamanında bu ad ressamların manzara resmi yapmakta yararlandıkları mercekli bir deliği olan karanlık bir kutu, çadır yada oda anlamına gelir. Mercek kullanımı görüntüyü daha parlak hale getirerek, görüntünün belli bir uzaklıkta odaklanmasına aracılık eder. Böylece kameranın bu türü Frisius’un 1544’te kullandığı araçtan farklı hale gelir. 1620’lerde Johannes Kepler taşınabilir bir camera obscura yapar. Çizimlerin de yardımıyla kısa sürede farklı biçim ve şekillerde çok sayıda camera obscura üretilir. Bunlar o dönemlerin sanatçı yada amatör ressamlarınca pek çok alanda yardımcı araç olarak kullanılır.18. yüzyıla gelindiğinde, camera obscura’lar yerlerini içinde ayna, önünde objektif bulunan fotoğraf makinelerine bırakmaya hazır haldedirler.

FOTOĞRAF MAKİNESİ NASIL ÇALIŞIR?

Fotoğrafı çekilmek istenen objeden yansıyan ışık objektifçe toplanır, odaklanır. Sonra, objektifin içindeki diskin ortasındaki diyafram adlı delikten geçerek örtücüye ulaşır. Fotoğraf makinelerinin çoğunda filmin tam önüne yerleştirilen örtücü ışığın geçmesini engelleyen bir perde. Çekim sırasında önceden seçilen bir süre boyunca açık kalarak, ışığın film üzerine düşmesini sağlar. Bakaç, film yüzeyinde oluşacak görüntü için ön izleme yapılmasına olanak sağlar. Bu akışın sonunda film yüzeyindeki gizli görüntü elde edilir.

FOTOĞRAF MAKİNESİNİN ANA ELEMANLARI

Bütün fotoğraf makineleri dört ana elemanı mutlaka içerir:

OBJEKTİF


Görüntüsü elde edilmek istenen objeden yansıyan ışık ışınlarının, ışığa duyarlı yüzey yada algılayıcı üzerine istenen biçimde düşmelerini sağlayan mercek yada mercekler topluluğundan oluşan objektifler fotoğraf makinelerinin en önemli parçaları.

Normal Objektifler
Normal objektifler insan gözünün görebildiği açıya en yakın görüşü sağlarlar. 35 mm SLR makineler için 50 mm.lik objektif, 6×6 cm alan makineler için 75 mm – 80 mm.lik objektif, 6×9 cm alan makineler için 150mm’lik objektifler, sayısal kameralar için 7 – 21 mm.lik objektifler normal objektif sayılırlar.

Geniş Açılı Objektifler 
Geniş açılı objektiflerin görüş açısı normal objektiflere göre gittikçe genişleyen, alan derinliğini artıran niteliktedirler. Yaygın olarak, çok dar alanlardaki en geniş görüntüyü elde etmekte kullanılırlar. 35 mm.nin altındaki odak uzunluklarında elde edilen görüntünün köşe ve kenarlarında bozulmalar oluşturabilirler. Ancak bazı fotoğrafçılar bu bozulma etkisini estetik bir değer olarak kullanabilirler. 17 mm – 28 mm arasında kalan objektifler geniş açılı objektiflerdir.


Balık Gözü Objektifler
Balık Gözü Objektifler en geniş görüş açısı olanağı sağlarlar. Bu tür objektifler kullanılarak elde edilen görüntülerde dikey ve yatay çizgiler önemli ölçüde bozulur, dairesele yakın görüntüler elde edilir. Yaratıcı görüntülere ulaşmada oldukça yardımcı olan, 6 mm – 16 mm arasındaki objektiflerdir.

Dar Açılı (Tele) Objektifler
Görüş açısı normal objektiflerden daha dar olan objektifler. Fazla yakınlaşılamayan portre, spor veya doğa gibi konuların çekimlerinde kullanılır. 100 mm, 200 mm, 300 mm, 400 mm değerli objektiflerdir.


Değişken Odaklı (Zoom) Objektifler
Değişken odaklı objektifler değişken görüş açısı sağlarlar. Bu sayede, çekilmek istenen görüntünün objektif değiştirmeksizin yada daha az objektif değiştirerek elde edilmesini olası kılarlar. 28 – 70 mm, 28 – 210 mm, 35 – 70 mm, 100 – 300 mm, 100 – 400 mm ve benzeri aralıklar içinde görüş açışı değişebilen objektiflerdir. Bu tür objektiflerdeki mercek sayısının, görüntü kalitesine olumsuz etkilediği söylense de, insan gözünün ayırtabileceği nitelikte bir kalite kaybı değildir bu.


Makro Objektifler
Makro objektifler 50 mm, 100 mm, 125 mm değişmez açılı objektiflerdir. Konuya 1/1 ile 1/10 gibi oranlarda çok yakın çekimlerde, özellikle de doğa fotoğrafçılığında kullanılır. Çiçek çekimlerinde sıra dışı etkiler yaratır. Doğa fotoğrafçılarının vazgeçemedikleri bir araçtır makro objektifler.


Aynalı Objektifler
Aynalı objektifler görüş açısı değişmeyen 500mm ve üstü objektiflerdir. Spor, vahşi doğa gibi objenin fotoğrafçıdan uzak olduğu çekimlerde yada sanatsal etkiyi artırmak amaçlı kullanılır.

DİYAFRAM

Diyafram, ışıklanacak yüzeyin üzerine düşürülecek ışık miktarının ve görüntü netliğinin denetlenmesini sağlar. Emirlerini dışarıdan alan bir gözbebeği gibi, ışıklı ortamlarda kısılıp, az ışıklı ortamlarda açılabilirler. Diyaframın ne kadar açıldığını f adını alan değerler gösterir. Standart diyafram açıklıkları f:1.2 – f:1.4 – f:1.8 – f:2 – f:2.8 – f:4- f:5.6 – f:8 – f:11 – f:16 – f:22 – f:32 şeklinde bir dizi oluşturur. Bu diziden sağa doğru gidildikçe, diyafram açıklığı azalarak her seferinde yarıya düşer. Örneğin, f:4 diyafram açıklığı f:5.6 diyafram açıklığından geçen ışığın yarısını geçirir. En büyük f sayısı en küçük diyafram açıklığı, en küçük f sayısı en büyük diyafram açıklığına karşılık gelir. Başka bir deyişle f:1.2’ye ayarlanan bir diyafram değerinde en fazla ışık, f:32’ye ayarlanan bir diyafram değerinde de en az ışık film yüzeyine düşer, tabi ki fotoğraf makinenizde daha küçük bir diyafram açıklığı yoksa.

Diyafram netlik yaptığınız objenin net kaydedilmesini de sağlar. Diyafram açıklığı azaldıkça ( örneğin f:16 – f:32 aralığındaki diyafram değerlerinde), daha geniş bir alan net görüntülenir. Net görüntülenen bu alan “net alan derinliği” adını alır. Diyafram açıklığı büyüdükçe (f:1.2 – f:5.6 ) de net alan derinliği azalarak, ana konunun ön ve arkasına gelen diğer tamamlayıcıların netsizlikleri artırır. 

ÖRTÜCÜ

Çeşitli kaynaklarda obtüratör, enstantane, shutter gibi yabancı sözcüklerle de anılır. Filmin ne kadar süreyle ışıklanacağının saptanmasını sağlar. Çekim yapmak için deklanşöre basıldığında örtücü açılır ve belirlenen süre sonunda kapanır. Örtünün açık kalma süresini gösteren saptanmış değerlere örtücü hızı denir. 1/1, 1/2, 1/4, 1/8, 1/15 1/30, 1/60, 1/125, 1/250, 1/500, 1/1000, 1/2000 şeklinde bir dizi standart örtücü hızı değerleridir. 1 saniyeden başlayarak saniyenin 1/2 si; 1/4 ü; 1/8 i gibi daha az sürelerde örtücünün açılıp kapandığını anlatır. Sağa doğru gidildikçe her örtücü hızı değeri bir öncekinin yarısı kadardır. Bu değerlere B (Bulb) ve A gibi örtücü hızları eklenebilir. Bulb örtücü hızının fotoğrafçı tarafından belirlenmesini sağlar. A ise makinenin tüm ölçümleri kendiliğinden yapmasını sağlar.

BAKAÇ

Yaygın olarak vizör denir. Elde edilmek istenen görüntünün nasıl olacağına ilişkin ön izleme olanağı verir. Çoğu makinede telemetre, kırık görüntü, mikro prizma gibi netlik yapmayı kolaylaştırıcı sistemler bakaç içerisinde yer alır. Ayrıca ışık ölçümü, ışıklama, diyafram, örtücü hızı,flaş, pil kontrolü gibi denetlenebilir işlemler de bakaçtan izlenerek yapılabilir.

FOTOĞRAF MAKİNESİ ÇEŞİTLERİ VE SEÇİMİ

Günümüzde çok çeşitli fotoğraf makineleriyle yada kameralarıyla karşılaşmak olası. Kutu kameralar, 120 TLR (Twin Lens Reflex), 35mm SLR (Single Lens Reflex), roll film kullanan SLR, anında basılı görüntü veren (polaroid), kompakt, APEX makineler, sayısal kameralar yaygın olarak bilinenler.

Günümüzde yaygın olarak kullanılan, kompakt, 35 mm SLR arasında seçim yapmak için ne yapmak istediğinizi, beklenti ve hedeflerinizi dikkatlice saptamalı; isteklerinize ve beğenilerinize uygun olanı seçmelisiniz.

35 mm SLR Makinelerde;
Olumlu yönler
– Film üzerine kaydedilen görüntü bakaçtan gördüğünüzle aynıdır.
– Işık ölçümü sadece objektife gelen ışıktan yapıldığı için ışık ölçümü hatası en azdır.
– Objektif ve yardımcı malzemelerdeki çeşitlilik hem çok yönlü hem de geniş bir alanda iş üretebilmeyi sağlar.
– Pilleri bitse bile, bazı makineler yine de bir örtücü hızı seçeneği verebilirler.
– Çeşitli seçenekler sunan çok sayıda model bulmak olası. Ayrıca çoğunda optik ve elektronik mühendisliğinin yarattığı son teknolojik yenilikler mevcut.

Olumsuz yönler
– Çekim sırasında biraz gürültülüdür.
– Mekanik yada elektronik karmaşıklıkları arıza olasılığını artırır.
– Kompakt makinelere göre kullanımı daha zordur ve ağırlığı daha fazladır.
– Ekonomik bedelleri oldukça yüksektir.
– Her örtücü hızı değerinde flaş eşlemesi yapılamaz.

Kompakt Makinelerde;
Olumlu Yönler

– Oldukça az ışıkta bile bakaç görüntüsü parlaktır.
– Küçük ve hafif oldukları için kolaylıkla taşınabilir.
– Tam otomatik modeller şipşak çekimler için idealdir.
– Çekim sırasında daha sessizdir.
– Her örtücü hızı değerinde flaş kullanılabilir.

Olumsuz Yönler
– Yakın çekimlerde paralaks hatası (Objektiften geçip film üzerine düşen görüntü ile vizör’den görünen görüntü arasındaki farka denir. Bu fark her iki objektif yada vizör’e düşen görüntü arasında açı ve uzaklık farkından ileri gelir. Her iki optik sistem , birbirine paralel olan eksenler üzerine yerleştirilmiştir. Bu nedenle vizör’den tam olarak ayarladığımız konunun pozlandırmadan sonra üsten kesildiğini görürüz) yaratır.
– Kırmızı göz düzelticisi bulunmayan tüm modellerle çekilen insan fotoğrafların tüm haklarıında kırmızı gözlü görüntüler elde edilir.
– Objektif değiştirilemez, genellikle de yardımcı aksesuar kullanılamaz.
– Yaratıcı fotoğraf çalışmaları yapılamaz.

 

Köpek Hikayeleri I

Bir köpek alma fikrine ilk ne zaman sıcak bakmaya başlamıştı, uzun uzun düşünmesine rağmen bir türlü hatırlayamıyordu. Bir köpek istiyordu bu kesindi. Ama bir yandan da korkuyor, çekiniyordu. Sekiz yaşında bir kızı vardı. Ve daha önce muhabbet kuşları öldüğünde ( ki o zaman daha kızı dünyaya gelmemişti) neler yaşadıklarını daha unutmamıştı. Ama bir köpek istiyordu.

Arabası küçük sayılabilecek bir modeldi. Yaz tatillerini ailesinin yazlığında geçirdiği için köpeği götürmek sorun olmayacaktı yanlarında. Hele o büyük bahçe aklına geldiğinde yüzüne geniş bir gülümseme yerleşti. Ne biçim oynaşırız kim bilir? Köpekle orada diye düşündü. Tam bu sırada odasının kapısı çalındı. Üstündeki sevecen aile reisi gömleğinden çabucacık sıyrılıp yeniden sorumlu (hatta sorunlu) doktor gömleğini giydi. Otoriter bir sesle “Gel” dedi.

Bir önceki gün gibi geçmişti o günde. Bir sürü hasta, bir sürü reçete. Anlamıyordu bazı zaman insanları. Ya dünyanın en zeki insanı sayıyorlardı kendilerini ya da yıllarca eğitim alan doktorları geri zekâlı. Kendisi ile aynı kurumda çalışan bir bey gelmişti öğleye doğru. Statüsü kurumun üst kademelerinde olduğu için bina içinde çalışanlara emir verebileceğini düşündüğü bir süre sonra belli oldu. Kapıdan girip kısa bir nasılsınız muhabbetinden sonra. Bir sağlık karnesi ve bir kâğıt uzatmıştı kendisine, ardında da bu ilacı yazmanızı istiyorum demişti. Bir doktor olarak bu ve buna benzeyen birçok olayı yaşadığı için sonuçlarının neler olabileceğini biliyordu aslında, ama o bir köpek istiyordu ve bu gün tartışmaya hiç niyeti yoktu. Bu yüzden elini sağlık karnesine doğru uzatırken yüksek ihtimal ile ilacı yazacağını da biliyordu.

Ama işler hiç de umduğu gibi olmadı adamın. Sözde hastanın uzattığı kâğıtta yazan ilacı o sağlık karnesine yazması mümkün değildi. Bunu kibar ve karşındakini utandırmadan izah etmeye çalıştı. Ama adam açıklamaları bir türlü dinlemiyor ve ısrarla ilacın yazılmasını biraz da emredercesine istiyordu. Aslında ilacı yazsa bile kurumdan parasını alamayacaktı sözde hasta. Bununla birlikte büyük bir ihtimal ile bir soruşturma açılacaktı reçetenin altındaki imzanın sahibine. Aklına köpek geldi yeniden. İçi ısındı, karşısında her şeyi bildiğini sanan dangalak bir anda uzun kulaklı, tüylü bir köpeğe dönüşmüş, sürekli salladığı elleri, uzun ve neşe ile sallanan bir kuyruk oluvermişti. Hülyalı bakışlar ile sevimli köpeği izlerken bir yandan da bilinçaltının birbirine hiç benzemeyen bu iki canlıyı nasıl eşleştirdi diye düşünmeden edemedi.

Hülyalı bakışları kendisinin aşağılanması olarak düşünen hasta eleştiri ve emir tonunu gittikçe arttırmaya başlamıştı. Bu durum baş ağrısı ve sürekli artan bir öfke olarak yansıyordu genç adama. Köpek hayali gittikçe kirlenmeye, karşısında ki sevimli köpek silueti ise büyük bir rotvailer e dönüşmeye başlamıştı. Yıllarca süren meslek hayatından edindiği tecrübeler bir süre sonra fren etkisini kaybetti. Ve nezaket sınırlarını zorlayan bir ses ile “yazdırmak istediğiniz ilaca bakılırsa bu yakınlarda bir düşük yapmış olmalısınız, Bu durumda ise sizin uzun süre ayakta kalmamanız gerekir. İsteseniz biraz oturun” diye söze başlayıp, ardından ” size bu ilacı yazmam durumunda başınıza gelecekleri isterseniz özetleyeyim” diye devam etti. Artık kendisini frenlemesi mümkün değildi, yaramazlık yapmış bir köpeği eğiten adam gömleği vardı üstünde.

“Birincisi, muhtemelen bu reçete ile yaptığınız / yapacağınız alışverişin parasını kurumdan alamayacaksınız. Bununla beraber sahte reçete yazmaktan ben, kullanmaktan siz bir soruşturma geçireceğiz. Bu soruşturma durumunda muhtemelen siz bir uyarı ben ise meslek ilkelerine aykırı davranmaktan kınama cezası alacağız. İş daha da ilerler ise sizi bir doktor kurulun incelemesi gerekecek, düşük yaptığınız sabit bulunursa dünya tıp literatürüne gireceğiz. Siz ilk düşük yapan erkek, ben de bunu tespit eden doktor olarak.” Biraz nefeslendi. Bu arada tokadı andıran bu laflarının adam üstünde yarattığı etkiyi inceledi. Bu laflardan sonra karşısında uysal bir kaniş vardı artık. Sözde hasta durumu izah etti kısaca ve özür dileyip odadan çıktı.

Yorulmuştu adam, biraz kestirmek için can atıyordu. Saatine baktı. Öğle tatiline çok az kalmıştı. “en iyisi bu gün yemeğe gitmeyeyim” dedi yüksek sesle, bir anda duyduğu sesten irkildi. Biraz önce yaşanan tartışmanın etkisini hala taşıdığı için sesi biraz pes tonda idi hala. “öğle yemeğine gitmeyeyim ve biraz kestireyim muayene masasında” diye bir kez daha yüksek sesle söylendi. Sonra aklında öğle yemeğine gidebileceği yerler geldi. “acaba” diye düşündü, “acaba pet shop bulabilir miydi? Öğle yemeği yiyeceği yerlerde.” Çok hoşuna gitmişti bu fikir. Yemeğe çıkacağı arkadaşlarını ekmeyi planladı. Tek başına yapmak istiyordu alışverişi, “nasıl olsa paketleri arabada bırakırım, iş arkadaşlarım ve ev halkı bir şey görmez” diye düşündü.

Bu kadar kısa bir öğle tatili yaşamamıştı. Ne alacağını bilmeden aylak aylak dolanırken o dükkan senin bu dükkan benim, gözüne birkaç parça oyuncak ilişmişti. Aslında hepsi çocuklar için geliştirilmiş oyuncaklardı ama bir köpek de bunlarla oynaya bilirdi. Teker teker hepsini satın aldı. Özenle paketlenmesini izledi ve gönül rahatlığı ile kısacık süren öğle tatilinin bitmesine az kala iş yerine ulaştı.

Günün geri kalan kısmında kayda değer bir olay yaşanmadan geçti. Aslında memnun olmuştu bu işe, çünkü kimi zaman aklı (hatta bedeni) yemyeşil bir çayır da köpek ile oynamaya gidebilmişti. Mesainin bitmesine yakın köpek sahibi olan arkadaşlarını aramayı düşündü. Bir fikir almak istiyordu. Sonra vaz caydı bu fikirden, belki olumsuz bir şeyler söyler canını sıkarlardı.

İlk defa eve dönüş yolunda yaşadığı trafik karmaşasının kendisini yormadığını hayretle fark etti. Evine geldiğin de kapıyı kızı açmıştı. Sevecen gülen yüzü ile karşıladı babasını. Sarılıp boynuna yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. Daha üstünü çıkarmasını beklemeden dakikada bin hece hızında o gün okulda yaptıklarını anlatmaya başlamıştı bile. Öğretmenleri “Ali’ye kızmıştı. En yakın arkadaşı Esen kendisine bir kalem hediye etmişti. O’da Esen’e bir silgi vermişti. Hülya, okula bebeklerinden birini getirmişti. Öğretmenlerine yakalanmadan nasıl oynayacaklarını şaşırmışlardı. Aslında bunun kötü bir davranış olduğunu biliyordu ama dayanamamıştı işte. Sonra bir yazılı olmuşlardı bir gece önce beraber çalıştıkları konudan ve yazılı iyi geçmişti.” Hiç yorulmadan ve neredeyse hiç soluk almadan devam ediyordu anlatmaya. Prensip olarak kızının hevesini kırmaktan mümkün olduğunca çekinen adam bu defa hiç tereddüt etmeden kızının sözünü kesti.

“Bir köpeğimiz olsa, hangi cins olmasını istersin?”

Sesi bomba etkisi yapmıştı evin ortasına düşen. Kız önce durdu, sonra duyduklarına inanamayan gözler ile babasını süzdü. Yutkundu, yavaş yavaş gözlerine inen soru işaretleri neşe parıltıları ile yer değiştirdi.

Yine dakikada bin hece hızında konuşmaya başladı. “Köpekleri tanımıyordu ki, büyük bir köpek istemezdi, yok yok aslında küçük bir köpek istemezdi. Kendisi büyüyordu, köpek küçük kalırsa olmazdı. Uzun tüylü bir köpek istiyordu, hani geçen yaş günü teyzesinin kendisine aldığı peluş oyuncak gibi.” Durdu, biraz düşündü. korka korka “Annem” dedi, “Annem izin verecek mi? Köpek almamıza”

Enine boyuna düşünüp sorunlara çözüm bulduğunu sanan adam konuyu eşine açmayı unuttuğunu fark etti birden. Aslında üstünkörü konuşmuşlardı köpek alma konusunu eşi ile ama ne derece kararlı olduğunu anlatmamıştı köpek alma heyecanı ile. Endişe benliğini sararken, çözüm yolları bulmaya çalışıyordu. Eşi, köpek işine bir iki sebepten karşı çıkabilirdi. Bunları düşünmeye başladı, öncelikle temizlik yüzünden karşı çıkabilirdi. Bunu çözmek kolaydı. İlk başlarda köpek mutlaka evi kirletecekti, temizlik işini kızı ve kendisi üstlenebilirdi. Sonra insan sağlığı açısından çekince koyabilirdi, bunu da kendisinden daha iyi bilen birisi yoktu. O bir doktordu. Gereken çözüm yolları bulunacak ve tedbirler alınacaktı. Evin için de köpeğin barınacağı yer sorununa takabilirdi eşi, küçük balkon bu iş için ideal yerdi. Hem köpek büyüse bile küçük kalmayacak kadar büyüktü aslında “küçük” balkon, hem de çevresi kapalı olduğu için ısı sorunu da olmazdı. Temizlik gerektiğinde ise su gideri sayesinde rahatlıkla yıkanabilirdi balkon.

Ürettiği fikirler hoşuna gitmişti. Bunları kızı ile konuştu, kız zaten hemen her fikri kabul etme eğiliminde olduğu için bir solukta babasını destekledi ve her türlü temizlik işini seve seve yapabileceğini söyledi.

İş önce köpek alma fikrini ardından da kızı ile aldığı kararların eşine açıklanmasına gelmişti. Sorun ise karısının ardından iş çeviriyor durumuna düşmeden bunu nasıl yapacağıydı.

Baba kız mutfakta çalışırken gelmişti anne eve. Kapıdan girer girmez kız, büyük bir enerji ile annesinin boynuna sarılık yanaklarından öperken dakika da bin hece hızında konuşmaya başlamıştı yine. Adam gülümseyen gözleri ile izlerken bu karşılamayı ne kadar şanslı olduğunu da düşünmeden edemedi. Güzel bir eşi, kıpır kıpır bir kızı vardı. ve bir süre sonra da aileye tüylü bir yaratık daha katılacaktı.

Yemek ve sofra hep beraber hazırlanırken adam, bir aralık aramaktaydı konuyu eşine açmak için. Yemek neşe ile başladı, aslında hemen her akşam yemeği neşe içinde yenirdi evlerinde. Sorunlar oturma odasında bırakılıp masaya sorunsuz olarak oturulur ve ailecek yemek yenirdi. Kimi zaman yaşanan tartışmaları çözmek için bile küçük atıştırma yapma yöntemini geliştirmişlerdi bu yüzden.

Yemeğin ortasına doğru, adamın gözü televizyonda izledikleri belgesel kanalında “iş sahibi köpekler” dizisine takıldı. Belki de aradığı boşluk buydu. Dizi de çeşitli işlerde kullanılan köpekler anlatılıyordu. Bu köpeklerden biri de ilköğretim çağında ki çocukların rehabilitasyonunda kullanılan bir golden retriever’di. Televizyonda spiker köpek ve yaptığı iş ile ilgili bilgiler verirken adamın ağzından “keşke bizim de böyle akıllı bir köpeğimiz olsa” lafı dökülüverdi birden. Endişeyle gelecek yanıtı beklerken gözleri kızının gözleri ile buluştu, aynı endişeyi kızının da paylaştığını anlayınca biraz daha bozuldu. Televizyon ekranında bir görünüp bir kaybolan köpek o kadar güzel ve akıllıydı ki hemen her anne ve baba böyle bir köpeğe sahip olmak isterlerdi aslında. Görüntülerden eşi de etkilenmişti anlaşılan, genç kadın, “vallahi olacaksa böylesi olsun, ne o salya sümük hayvanlar, bu köpeğin bir başka havası var” dedi.

Yemek sonrası anne, baba kahve, küçük kız dersleri için odalarına çekildiler. Adam, eşine köpek fikrini açtı, kısık ses ile o’nu kırmadan, gerekli gördüğü tedbirleri anlattı. Temizlik, gezme, yiyecek, insan sağlığı için yapıla bilecekleri anlattı ve konuyu kızına getirdi. O yaştaki çocuklar için bir köpeğin ne kadar faydalı olabileceğini anlattı.

Bir öğretmendi eşi, ve o’da biliyordu gelişimi sırasında evde bir köpek olmasının kızı için iyi bir etken olduğunu. Ama endişeleri vardı. Kocasının çocukluk arkadaşı olan ve ailecek görüştükleri Mustafa’lara gittiklerinde evin kızının ve kendi kızının evin köpeği ile nasıl neşe içinde oynadığını çok iyi hatırlıyordu. Aslında evde bir köpek olması iyi de olabilirdi.

Bir süre düşünüp “peki” dedi. “Ne zaman alacağız köpeği.”

Yalnızlığın sesi

Akşam olmak bilmiyordu bir türlü. Saatler İstanbul trafiği gibi, akmıyordu. Halbuki bir an önce işten çıkıp eve gitmek istiyordu. Üstünde ne varsa kapının önünde çıkaracaktı, kirliye bile atma gereği duymadan yakmayı planlıyordu. Sanki ölüm kokusu sinmişti üstüne. Kimse fark etmese diye dua ediyordu kokuyu. Belki yüzüncü kere baktı saatine. Daha 3 saat vardı işten çıkmasına, 3 koca saat, 180 dakika. “bitmez bu gün” dedi sessizce.

Her sabah mabedinden işe gitmek için arabasına doğru yürürken, akşamın nasıl geleceğini düşünürdü için için. Her sabah işe giderken teptiği 15 km yol bir türlü bitmek bilmezdi, sanki ipek yolu gibi, uzar giderdi önünde. Kendisi ile beraber aynı yönde araba kullanan insanları süzerdi ara sıra trafik sıkıştığında sabahları. Gözlerinden anlamaya çalışırdı içlerinde kopan fırtınaları. Sıkılıyordu, yaşamaktan değil ama insanlardan sıkılıyordu. Yapmacık tavırlardan, sahtekarlıklardan, ufak hesaplardan nefret ediyordu. Trafik sıkıştı yine, bazen tıpkı saatler gibi, trafik de akmıyordu.

Yorucu bir yolculuktan sonra işe geldiğinde bir de boş yer bulabilirse arabası için, içi biraz rahat ederdi. Beşinci kat, odasının bulunduğu yerdi. Kimi zaman asansörü kullanmaz, yürüyerek çıkardı odasına. Zamandan çalmak, o kasvetli odaya biraz daha geç gitmek için.

Bazı günler koşuşturma içinde geçerdi mesai. Fark bile edemezdi nasıl geçtiğini günün. Böyle hızlı günlerde daha rahat giderdi evine, üstündekileri yakmak da istemezdi. Rahat bir şeyler giyerdi üstüne, mutfakta bir iki lokma bir şeyler atıştırıp doğruca salona atardı kendini.

Özenle kıvrılırdı evin en büyük koltuğuna. Ara sıra “en son ne zaman 3 kişi aynı anda oturdu bu koltuğa” diye düşünmeden edemezdi.

Bir sürü arkadaşı vardı aslıda, kızlı erkekli bir sürü insan tanıyordu. Pek çoğu iyi insanlardı biliyordu, yine de çoğunlukla yalnız yaşamayı seviyordu. Sinemaya tek başına gitmeyi becerebildiği ve sıkılmadan filmi sonuna kadar izleyebildiği gün anlamıştı tek başına yaşamanın güzelliğini. Çıkarcı gelmeye başlamıştı insanlar bir süre önce, hemen hepsi şu ya da bu şekilde çıkarları peşinde koşturuyorlardı. Hemen hepsi bir şeyler istiyordu kendisinden.

İçi ürperdi birden. Çekti üstüne kareli battaniyesini. “kahve yapsam” dedi. Uykusu kaçardı. “En iyisi sıcak bir kakao” dedi. üşendi. Okuduğu kitaptan kaldırdı gözlerini televizyona doğru. Anlamsız bir kovalamaca yaşanıyordu bir belgesel kanalında.

Kaç saattir konuşmadığını düşündü. Aslında evde hemen hemen hiç konuşmazdı, biri telefon ile aramadığı sürece. Kimi zaman üç akşamı blok yaşasa konuşmayı unutacağını düşünürdü gülümseyerek. Yatma saati gelmiş miydi? “Bir iki sayfa daha okuyayım” dedi kendi kendine. Hem daha yeni ısınmaya başlamıştı içi.

Gömüldü koltuğuna, bir iki satır daha okudu, aklından sıcak kakao fikrinin bir türlü çıkmadığını fark etti. Evde biri olsa da seslensem diye düşünürken “Çay koyyyy… ” diye, aklında Savaş AY’ın şiiri geldi

“Kapıyı anahtarla açmayı hiç sevmiyorum.
Zili çalmalıyım ve sen açmalısın kapıyı.
“Hoş geldin canım”, deyip boynuma sarılmalısın.
Uzun ,uzun öpüşmeliyiz kapı aralığında,
El ele tutuşup içeri girmeliyiz.

Sen bir çırpıda sıralamalısın,
Belki de en fazla, üçü önemli otuz beş, kırk haberi.
“Sular yoktu bütün gün biliyor musun” demelisin mesela,
“Yemeği ocakta unutup yakmamış mıyım pilavın dibini”.
“Sonrada tüp gaz bitti alay eder gibi”, demelisin mesela.

Adları da saçları gibi hep birbirine benzeyen ortaokul arkadaşların,
Çat kapı yapmış olmalı aniden ve öğlen.
Annen aramış yakında geleceklermiş bana da selam söylemişmiş,
Olmalı mesela.
O kadar işinin arasında camları da silmiş sevinmiş olmalısın.
“Eskilerini eskiciye verdim, o eski mintanları filan” demelisin.
Plastik mandal, leğen birde faraş almış olmalısın karşılığında.
Bir gündüz yayınında faydalı on şey öğrenmiş olmalısın.
Çıkmayan lekeleri kolayca çıkarmaya,
Şarap şişelerini kolayca açıp o şişelere mumlar damlatarak
Dekor yapmaya bir dolu faydalı şeyler.

Ve mutlaka “yaa öyle mi olmuş…!!” diyeceğin haberler vermeliyim sana.
Süratle beni kızdıracak bir şeyler yapmalısın.
Ben zaten seni kızdıracak bir sürü şey yapmış olmalıyım dışarıda.
Gözüme bakıp anlamalısın yediğim herzeleri.
Sen anlamazlıktan gelmelisin yine de.
Usulca utanmalıyım.
Anladığını, anlamazdan gelmeliyim.
Anladığını, anladığımı anlamamalısın.
Bu küçümen oyun böylece sürüp gitmeli bir vakit.
Ben yine her zamanki gibi
Yarın rejim yapmaya, spora başlamaya,
Sigarayı artık bırakmaya karar vermeliyim.
Sen bir kaç güne kadar bir iş bulup artık çalışmaya,
Bir ev bulup oraya geçmeye, hayatına bir çeki düzen vermeye
Karar vermelisin.

“Çay koyyy…!!! “

Bunu yine ben hatırlatmalıyım.
Radyo yine tuhaf şarkılar çalan bir gavur kanalına ayarlı olmalı,
Televizyon yine senin kanallarına kilitli,
Ve kül tablaları, çay tabakları yani firar etmiş olmalı ortalıktan yine. Gözlerinde güzellikten başka bir şey yokmuş gibi,
Sıkıntı yüklü, sorun yüklü bakışları görmemeliyim.

Sevgimin büyüklüğü her şeye yeter sanmalıyım.
Hiç bir bunaltını anlamayacak kadar dangalaklaşmalıyım.
İkide bir sözlerini kesip, çocukluğunun, saflığının, yalınlığının sularını kurutup
Ciddi, vakarlı kerametli konulara davet etmeliyim seni.

Ve bir gün, bir gün
Çekip gitmelisin evden.
Gitmenle anlamalıyım bu ev sevdasız olana bol gelir.
Yürü yürü bitmez koridorları.
Bu evin manzarası karanlığa göz kırpar.
Bir başına yaşayanlara köpekler bile havlamaz bahçede.

Çay pişmez, yemek yenmez, sigaranın bile tadı kaçar.
Dışarıda itiş kakış kalabalıklarda yiter gider evin sahibi.
Kendini arayıp bulamaz.
Merhabaların da anlamı kalmadığından kimselere selam verip almaz.
Denizde, karada, yatakta hiçlik solukları alıp verir.

Bir şiirin dizeleri okunur kitapta, şair sanki bilmiş de demiş gibi: “Düşmesin bizimle yola evinde ağlayanların gözyaşlarını
boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar, çekilsin yolumuzdan kendi
kabuğunda yaşayanlar” yazmıştır.

Şiire de, şaire de, hayata da kızılır.
Kapının önüne gelinir,
Alışkanlık icabı kapı çalınır.
Yalnızlık pusuya yatmıştır içerde. Duyar ama açmaz kapıyı.
Neden sonra hatırlarsın, anahtarını çıkarırsın.

Kapıyı anahtarla açmayı sevmiyorum ben.
Yalnızlığını sevmiyorum.
Ben yalnız, ben yalnız
Seni çok ve çok
Ve çok Seviyorum “

İçi burkuldu birden. Ne sıcak kakao ne de kitap. Hiçbir şey istemiyordu artık. Usulca kalktı yerinden, kitabı sehpanın üstüne iliştirip sessiz adımlarla odasına doğru seğirtti. Bir iki adım attıktan sonra geri dönüp televizyonu kapattı. Koridorda ilk defa duydu yalnızlığının sesini.

Koşar adım yatak odasına gitti. Sanki yapacağı en son şeymiş gibi televizyonu açtı. Odayı tanıdık sesler doldurdu aniden, bir önceki günden açık kalmıştı anlaşılan sesi. Kıstı biraz, ama çok kısmaya cesaret edemedi. Tekrar duymak istemiyordu “yalnızlığının sesini”. Usulca süzülüp yatağa gözlerini yummadan hemen önce “saatini kurdum mu? televizyonun” diye düşündü. Aslında önemli değildi saatin ayarı. Kapansın istemiyordu televizyon. Uykusunda bile yalnız kalmak istemiyordu.

Yalnızlığın sesini sevmiyordu.

Mektup

Merhaba canım.

Kaç sene geçti seni görmeyeli hatırlamıyorum. Özledim seni biliyor musun? Çok özledim hem de. Sıkıştığımda eskiden olduğu gibi sarılamamak sana, hissedememek kokunu, sıcaklığını kimi zaman oldukça zorluyor beni. Bunca zamandır yokluğunla alıştım sanıyordum aslında. Alışamamışım.

Askere gidişimi, askerden gelişimi göremedin canım benim. Evlendiğimi de göremedin, boşandığımı da. Sever miydin? eski eşimi ondan da pek emin değilim zaten. Arkadaşlarımın çoğunun çocukları oldu biliyor musun? Hepsi de buruş buruş, mis gibi kokuyorlardı ilk günlerde. Kirlenecekler büyük bir hızla aslında, bunu bilerek yaşamak sinirlendirse bile beni o minik canları kucaklamaya kıyamıyorum hala. Benim de bir oğlum oldu. Hiç buruş buruş değildi derisi, bir bebek gibi kokmadı hiç, altını bezlemek zorunda kalmadık hiç, sabahları ağlayarak uyandırmadı bizi. Ama benim oğlum oldu. Biliyorum, görseydin çok severdin. Bir o kadar da kızardın sanırım haylazlıklarına, tıpkı bana benziyor çünkü O’da, çok terliyor benim gibi, yumurtaya yatılı gidiyor. Uykusunda konuşuyor, homurdanıyor. Sanırım görseydin çok severdin. Bir de sık sık, yüzü-üstü yatırıp sırtına koyduğun gazeteyi düşürmeme cezası verirdin.

Neler kaybettim seninle diye düşünüyorum ara sıra. Sevecenliğimi yitirdim sanırım, birazda hoş görümü. Ama çok şey öğrenmişim senden, şimdi oğlumla cebelleşirken fark ediyorum. Neler göstermişsin bana, ne güzel öğütler vermişsin. Hiç farkına varmadığım mesajları yine hiç farkına varmadan bugün oğluma veriyorum. Daha ne kadar senin öğretilerinle devam edeceğimi çok merak ediyorum. Büyük bir heyecan ile düşünüyorum, okusaydın acaba daha neler öğretebilirdin bana.

Tıpkı senin gibi ben de oğluma, “ne yaparsan yap benim haberim olsun” diyorum. Anlamıyor, kontrol ettiğimi sanıyor, tıpkı benim de o zamanlar düşündüğüm gibi. O’da anlayacak büyüdüğünde kontrol olmadığını. Basketbol oynamaya başladı. O’da benim gibi kan ter içinde geliyor eve maçlardan. Büyük bir heyecan ile anlatıyor belki de 3 dakika oynadığı maçı baştan sona.

Geçen yaz, sevdiceğim, senin bana yaptığın gibi, balkona bir masa attım. Üstüne bir kalas ayarladım. Ve çıta maketlerden attım önüne oğlumun. 3 tane yaptı. Hepsi uçtu. Şimdi, okullar kapandığından beri “ne zaman yenilerine başlayacağız maket yapmaya” diyor. Sanırım o’da benim gibi kahveye gitmeyecek büyüdüğünde. Sıkıldığında hayatta, biliyorum hiç farkına varmadan bir maketçide alacak soluğu.

Geçen sene fark ettim bunu biliyor musun? İki ayrı zamanda büyük krizlere girdiğimde elimde maket paketleri ile buldum kendimi evin kapısında. Eskiden bir solukta yaptığım ölçekteki maketleri günlerce, sindire sindire yaptım. İkisi de bitmedi. Ama krizler en az hasarla bitti. Ne güzel şeyler katmışsın hayatıma.

Hala fotoğraf çekiyorum. Elimde senin bir tek kare fotoğrafın olduğu için midir bilmem çekemediğim bir kare yüzünden uykularım kaçıyor. Oğlumun yüzlerce kare fotoğrafı var mesela elimde. Bir o kadar da tanımadığım insanların fotoğrafları duruyor bir yerlerde.

Canım, hatırlıyor musun? “Dost”‘u, ne güzel bir köpekti. Şimdi benim de bir köpeğim var. Hiç benzemiyor aslında Dost’a, ama can yoldaşlığı yapıyor bana. Kimi zaman beraber yatıyoruz. Sıcacık, kıpır kıpır.

Neler geliyor insanın aklına düşündüğü zaman. Sizin yaşadığınızdan daha rahat bir hayat sürüyorum aslına bakarsan. Ama eksilikler sizinkinden fazla. Eskiden olduğu gibi değil artık insanlar. Aynı binada yaşadığım insanların pek çoğunu tanımıyorum, aslında onlarda beni tanımıyorlar. İnsanlar nasıl bu derece hızlı yabanileştiler anlayamıyorum.

Mutlu musun? Sizin oralarda mutluluk kavramı var mı? Emin değilim. Ama huzurlu olduğunu adım gibi biliyorum. Senin hamurunda var huzur. Kimi zaman sıkışık durumlarda sığınak aradığımda içimi dolduran o kesif duygu sanırım senin mirasın bana.

Bir çok birey kendi ailesini seçme şansına sahip değilken benim senin gibi bir “CANIM” olması ne büyük bir şans diye düşünüyorum sık sık, Ve senden devir aldığım o ışığı (biraz soldurmakla beraber) oğluma yansıtmaya çalışıyorum.

Umarım bundan 20 yıl sonra oğlumda benim için sana hissettiğim duygulara benzer duygularını kaleme alır. Umarım O’da benim senden öğrendiğim kadar çok şey öğrenmiş olur benden.

Geç oldu sana yazmak için. Bunca zamandır neden yazamadım acaba diye düşünüyorum kimi zaman. Fırsat mı? Bulamadım. ya da ne bileyim elim mi gitmedi kaleme kağıda. Hiç biri değil biliyorsun. Bir türlü nasıl ifade edebileceğimi bilemedim duygularımı sana. Hiç beceremedim zaten kalbimden geçenleri aktarmayı karşımdakine. Dün oğlanın okulunda karne törenine katıldığımda, küçükler basketbol takımı olarak kazandıkları kupayı hava kaldırışlarında göğsümün kabarması neden oldu aslında bütün bunlara. Sırf o yüzden okuyamayacağını bildiğim halde yazayım dedim, bir nevi kendi kendini tatmin duygusu.

Bunca zamandan sonra hala alışmadım yokluğuna. Kabristana gelip doğru dürüst ağlayamadım bile hala. Ama biliyorum artık daha da iyi, her baktığımda aynaya karşımda gördüğüm iri, (kimi zaman kirli) sakallı yüzün büyük bir kısmında senin yansıman var. Anlamsız belki ama senin gözlerini görüyorum oğlumun yüzüne dikkatli baktığımda. Oğlum diyorum sevdiceğim. 99 yılında başlayan misafirliği bir süre önce tamamen kalıcı hale geldi artık. Biliyorum sevinecektin yaşasaydın, Türkiye’nin Mahkeme tasdikli sayılı babalarından biri olduğumu duyduğunda.

Senin farkına bile varmadan gösterdiğin/öğrettiğin doğrulardan sapmadan yürümeye çalışıyorum güzel kadınım. Senin öğrettiğin doğuları, oğluma aktararak yaşatmaya çalışıyorum adını. Senin kadar iyi başarabilecek miyim? Hayatı öğretmeyi çocuğuma, çok emin değilim aslında. Umarım becerebilirim sevdiceğim.

Ne zamandır söylemediğimi bal gibi biliyorum aslına bakarsan, bunun için utanmamda gerekmiyor. Her sensiz geçen günde yokluğunu hissetmekten nefret ediyorum,

Seni çok seviyorum.

Yitik dizeler…

Korku

Korkuyordu …
Korkunun ecele faydası yoktu.
Korkuyordu …
Başa hep korkulan geliyordu.
Seviyordu…
Tek başına sevmek yetmiyordu.
Seviyordu…
Sevdası yüreğini dağlıyordu.
Bekliyordu…
“Hep yaşamak için beklenirdi” ya.
Bekliyordu…
Artık beklemek de yetmiyordu.
Korkuyordu…
Seviyordu…
Bekliyordu…
Sadece; Neden, Kimi, Neyi
                                   bilmiyordu.

 

Yaşamak için…  

Soğuktu hava,
Güneş nerede …?
Bıçak gibi kesiyordu rüzgâr…
Ve yaşamak için nefes almak
                                   gerekiyordu.
Diz boyu çamurdu yol,
Ucu bucağı bilinmiyordu.
Her adımda biraz daha kirleniyordu…
Ve hedefe varmak için yürümek
                                   gerekiyordu…
Soluk soluğa uyanıyordu sabahları,
Nezleye suç buluyordu.
Zor nefes alıyordu…
Ve yaşamak için Oksijen
                                   almak gerekiyordu…
Hiç ölmemiş ve öldürmemişti aslında
Korkusuna yenilmişti hep.
Kimi zaman ölmek istiyordu.
Ve yaşamak için kimi zaman
                                  öldürmek gerekiyordu…

 

 

Boşluk 

Hava sessiz ve soğuktu.
Sesler yitmiş, sevgi bitmişti sanki.
Konuşmuyor muydu? Kimse…
O’mu duymuyordu…
Hava sessiz ve soğuktu.
Üşüyordu…
Hava sessiz ve soğuktu.
Akmıyordu…
Hava sessiz ve soğuktu.
Saniyeler saat saat olmuştu…
Hava sessiz ve soğuktu.
Üşüyordu…
Fırtına ortasında kalmış gibi
Sallanıp duruyordu…
Hava sessiz ve soğuktu.
Üşüyordu… Ama korkmuyordu…!

 

 

Hain

Sinsi sinsi kol geziyordu yalnızlık
Sıkışık zamanlarda hainlik var.
Güvenecek kimse kalmamış
Havada ihanet kokusu var…
Katil bir tikli gibi kuytuda,
Sipere yatmış anılar
En ufak hata bekliyorlar.
Acımasız bir söz dizin kuralı,
Sıkışık zamanlarda hainlik var.

 

 

Dönülemeyen nokta 

Duygularımdan arınmak
Yine eski ben olmak istiyorum.
Artık düşünmek ve beklemek sıkıyor canımı
İçin acıyor sana yetemiyorum…
Duygularımdan arınmak,
Çırılçıplak kalmak istiyorum.
Sadece ben, tıpkı eskisi gibi
Acı çekmeyen, beklemeyen biri.
Duygularımdan arınmak istiyorum.
Mümkün olsa yıllar geriye dönüp
Yeniden yaşamak istiyorum,
İçim acıyor dönemiyorum…
Duygularımdan arınmak istiyorum.
Sadece ben olmak istiyorum
Tıpkı eskisi gibi.
Eskileri yeniden yaşamamak istemiyorum…

Seninle sevdim yalnızlığı III

Yol ne zaman bitmişti, Haydarpaşa’ya ne zaman gelmişti bilmiyordu adam, taksi şoförünün “geldik ağabey” lafı ile silkinmişti yarı ölü halinden. Parayı ödedikten sonra yarı bilinçli bir halde bankolara doğru seğirtti, dönüş tarafını açık aldığına sevindi biletini. “Lan bari burada uğraşmasam” diye geçirdi aklından.

Zar zor gülümseyerek bankodaki memure’ye eski biletini uzatıp, “bu akşam için yer var mı?” diye sordu. Kadıncağız önce bilete ardından adamın feri kaçmış gözlerine baktı, “var ama acele etmeniz gerekecek, tren kalkmak üzere” dedi, Sigara içilen vagonda yer yoktu. Başka bir vagon, olurdu tabii neden olmasın. Bilet alındı cüzdana kondu ve adam koşmaya başladı.

Sevdiği kadının evine gittiğinde saat 18.00 sularıydı. Şimdi 23.20. arada hemen hiç hatırlamadığı 5 saat vardı. 5 koca saat bir ömür kadar uzun geldi bir an gözüne. Neler yaptığını hiç hatırlamıyordu. İlk defa bu derece yitirmişti benliğini, kontrolünü. Göz ucu ile insanların koşturduğu yeri gördü, o tarafa doğru koşmaya başladı. Perondaki kontrol görevlileri yolcuları trene doğru güdüyorlardı artık, kapılar kapanıyordu yavaş yavaş ve arada neredeyse 75-80 metre vardı daha. Soluğunun bir an kesilir gibi olduğunu hissetti adam, bir kadına çarpmaktan kıl payı kurtuldu ve devam etti koşmaya, yapacak son işi o trene yetişmekmiş gibi. Aslında gerçekten yapacak en son işi o trene binmekti, hiç sevmemişti İstanbul’u ve şimdi bir an önce gitmek istiyordu bu şehirden. Kendini kirletilmiş hissediyordu. Bir şey vardı bu şehirde insanların ruhlarını, ellerini kirleten. Bir şey vardı, kanına işleyen insanın, esir eden. Bir an Bizans entrikaları ile dolu gibi geldi hala her köşesi İstanbul’un. Tıpkı madde bağımlısı gibi hissediyordu kendisini ve o tren tek kurtuluşu idi “o” maddeden. Son 15 metre. Tren hareket etmişti, adımlarını hızlandırdı adam, artık koşmuyor sanki uçuyordu. Son 10 metre. Hala açıktı arka kapı. Mermer zeminde ayak sesleri yankılanıyordu adamın, birilerinin taşikardi geçirmesine neden olabilecek bir sesle. Son 5 metre. Artık hiç de uzak sayılmazdı ara. Uzun bir adım sanki Neal AMSTRONG’un ayda koşarken attığı gibi ağar çekim, sağ kol ileride, soğuk metalin tene teması, kavranması metalin hoyratça, kendini yukarı çekiş ve metal zemine basması ayaklarının. Bir anda kurtulmuştu işte şehri-i İstanbul’dan.

Sanki kâbus bir anda bitmişti. Trenin tanıdık sıcaklığı, loşluğu bir anda adamı kendine getirmişti sanki. Yavaş yavaş yürümeye başladı ileriye doğru. Son 5 saattir ilk defa gerçekten gülümsediğini hissetti yüzünde. Yüzündeki kaslarının acıdığını hissetti adam, yüz felci geçirdiği için iyice hassaslaşmıştı zaten kasları. Bir de kesintisiz soğuk hava, yaşadıkları iyice zorlamıştı anlaşılan. Bir tuvalet bulmalıyım dedi ilk önce ve mesanemi boşaltmalıyım. İki vagon arasındaki tuvaletlerden birini ziyaret etti. Önce rahatladı ardından ellerini yıkamak için musluk tarafına döndü. Soluk ışık altında gördü yüzünü. İrkildi, bilmese tanıyamayacaktı kendisini. Gözleri iyice çökmüş ve kızarmıştı, sakalı birbirine karışmış ve uzamıştı. İyice yıkadı yüzünü, sanki görünmez kirlerinden arınmak istiyordu. Kurulandı. Çıktı dışarı ve yerini bulmaya çalıştı. Tek kişilik olsun istiyordu yeri. Bu kafa ile bir de yolculuk anıları dinlemek istemiyordu hiç tanımadığı birinden. Birkaç vagon yürüdü ve kondüktörün yardımı ile tek kişilik koltuğuna oturdu.

Harika bir his sardı benliğini. Sıcaktı, havada hafif bir koku vardı. Aslında kirle karışık ter kokuyordu içerisi ama o’da pek temiz değildi. Uzun süredir ilk defa sakinleştiğini hissetti. Sıcak görevini yerine getirmişti, saatlerdir kasılan sinirleri rahatlamaya başlamıştı. Gözlerinin ne derece yandığını hissetti ilk defa, bacaklarının ne derece ağrıdığını. Elleri sanki kalbinin görevini yerine getirirmiş gibi zonkluyordu. Nice sonra üzerini çıkarmak aklına geldi. Yavaşça ayağa kalktı palto’sunu çıkardı ve astı. Bir an Azrail dokunmuş gibi hissetti kendini titredi. Yerine çökercesine oturduktan sonra ne zamandır yemek yemediğini düşündü. Hatırlamıyordu, an az 8 saattir açtı. Yeniden kalktı yerinden ve yemekli vagona doğru yürüdü.

Yemekli vagona giderken geçtiği diğer vagonlarda bir sürü insan kendi dünyalarına dalmış nereye gittiklerinin bile farkında değillermiş gibi oturuyorlardı. Kimi sarılmıştı yanında ki bedene. Kimi kafasını gömüp koltuğa horlama moduna geçmişti bile. Uyku fikri çok cazip geldi adama. Yenilenmesi için uyuması şarttı. Ama önce yemek yemeliydi. Etrafına baka baka yürüdü yemekliye doğru. Tanıdık bildik kokular vardı yemekli de. Bayat etmek kokusu, iyice ağırlaşmış yağ ve insan teri sarıverdi etrafını. Yaşadığını hissetti. Tek boş koltuk bir hanımın yanıydı, gülümsemeye çalışarak seğirtti yanında hanımı. “Acaba gelecek birisi var mı?” Diye sordu, Yüzüne bile bakmadan. Tanıdık bir göz teması yakaladığını hissetti ama pek de ihtimal vermedi. Kim olabilirdi ki tanıdık koca trende. “Buyurun” dedi hanım, “kimse gelmeyecek”. Bir iki teşekkür kelimesinden sonra oturdu adam yerine. Garson geldi yanında nezaketsiz bir eda ile ne istediğini sordu. Siparişini verdi adam içecek olarak da bira istedi. Yıllardır ilk defa içecekti.

Sessiz bir akşam yemeği olmuştu. Sessiz ama doyurucu. Kendine geldiğini hissediyordu adam. Ve artık daha rahat hatırlıyordu. Hesabı ödeyip bir iki iyi niyet sözcüğünden sonra yavaşça yerine ilerledi yeniden. Biraz önce geçtiği vagonlarda değişen pek bir şey yoktu. Artık uyanık insanlardan daha fazlaydı uykuya yenilenler. Koltuğuna oturduktan sonra bıraktı kendisini gece ve yorgunluğun eline. Vücudu yorgunluktan geberse de beyni bir türlü yorgunluk emareleri göstermiyordu adamın. Tren gecenin içinde karanlığı yara yara ilerliyordu ve adam daha da iyi geçenleri hatırlıyordu.

Tüm geçmiş gözlerinin önünden bir bir geçiyordu, kimi zaman yavaş, kimi zaman astronomik bir hızla yaşıyordu adam her şeyi. Sürekli sıkıntılar yaşamıştı geri dönüşleri yüzünden. Hep çok iyi hatırlamıştı, unutamamıştı. Bu defa unutmak, düşünmemek istiyordu.

Gözlerini yumdu, umarım uyurum diye geçirdi aklından. Ama hatırlamaya devam etti, kadın ile ilk tanıştığı, karşılaştığı, seviştiği günler sanki dün gibi gözlerinin önündeydi. Sondan bir önceki buluşmaları, geceler boyunca, saatlerce süren telefon konuşmaları, her şey bir bir aklında dans ediyordu. Nerede ise kelime kelime hatırlıyordu her konuşmayı. Tüm mimikler, hareketler gözünün önünden geçiyordu. İlk akşam yemekleri, Popstar elemeleri, Bayhan tartışmaları, barışmaları. Kısaca her şey daha birkaç saniye önce yaşanmış gibi geziniyordu adamın içinde bir yerlerde.
Sonra bu geceki buluşmalarına gitti aklı. Ne demişti kadın, “o’nu hiç unutmadım. O hep benimle beraber yaşadı. O’na biriktirdiğim her kelimeyi sana söyledim tek tek. Ve her konuşmamız aslında seninle değil o’nunla konuştum ben.” Şimdi anlıyordu adam neden bu derece hızlı yaşamışlardı her şeyi. Kadın neden kendisine bu derece tanıdık davranmıştı. Asla kendisi yoktu kadının karşısında. Hep diğer adamı görmüştü kadın kendisine baktığında. Kendisini de O adama benzetmeye çalışmıştı. Giysiler almıştı, saçlarını kestirmesini istemişti. Kendisine şiirler okuması için diretmişti. Sonra anlaşılan kopya gerçeğinin yerini tutmamıştı.

Acaba bunu ne zaman fark etmişti kadın. Sanırım oğlu ile ilgili sorunlar yaşanmaya başladığında ilk defa su yüzüne çıkmaya başlamıştı sorunlar. Kadın bir kız çocuk istiyordu. Adamın bir oğlu vardı. Ve bir gün adam oğlundan hiç ödün vermeyeceğini belirtti. Şimdi daha iyi anlıyordu adam. Kadın biraz şımarık, biraz bencildi. Ne demişti sondan bir önceki görüşmelerinde adama. “Seni kimse ile paylaşmak istemem bu yüzden çocuk bile istemem senden”, ama adamın bir çocuğu vardı. Potansiyel bir paylaşımcı vardı hayatında adamın. Olmayacağı o zamanlardan belliydi aslında ama anlayamamıştı adam, görememişti gerçekleri.

O son gece eski sevgilisinin yanında ne diye haykırmıştı kadın, “Aldattım, Çünkü çok karışıktım. Çünkü hepiniz bir yerimden beni çekiştiriyordunuz ve anlamıyordunuz. O hep benim sığındığım bir liman olmuştu. Ona ihtiyaç duydum. Beni sevsin istedim, sadece beni sevsin. “Oysa kendisi de sarabilirdi yaraları, “birliktelik” bu demek değil miydi? Ne diye bitirmişti kadın sözlerini, “Yaralarımı sarmak için birinin tüm emeğini, tüm sevgisini bana vermesi gerek. Ve sen bunu yapamayacak kadar kalabalıktasın”. Bu sözler adamın aklına oğlunu getirmişti ve kadın sırf bu hatırlama yüzünden hala hayattaydı. Sorumluluk zincirinde ilk halka adam için oğlundan başkası değildi aslında. Ve kadını da oğlundan hep “balım” diye bahsettiği için bu derece çok sevdiğini için için biliyordu. Kendisini ve oğlunu sevemeyecek, sindiremeyecek bir kadınla yaşanacaklar ancak bir kabus olurdu. Ve için için biliyordu ki bu kabusun sonunda paranoyaya dönüşür, tüm benliği bitirirdi. Hamurunda mutsuzluk vardı kadının, yanında da tatminsizlik. Ve yine için biliyordu adam asla mutlu olamazdı o kadınla.

Tren karanlıklar içinde evine götürüyordu adamı. Oturduğu koltukta biraz dikleşti adam. İçi yanıyordu bira yüzünden ve canı sigara istiyordu. Yavaşça ayaklandı, bir an yanındaki kadın uyanacak sandı. Sonra hatırladı birden kadın artık adamın yanında hiç olmayacaktı. Gülümsedi bıyık altından hatırlayınca Nazım HİKMET RAN’ın “MAVİ GÖZLÜ DEV” şiirini. Bu defa kapısı çalınmayan, bahçesinde Ebruli hanım elleri açan ev değildi. İçinde bir çocuğun yaşadığı evin kapısı ardında kadar kapanmıştı kadına. Yavaş yavaş yürüdü adam yemekli vagona doğru. Boş bir yer bulmadan o tanıdık konular yeniden sardı çevresini. Bir bira daha istedi. Sigara paketini çıkardı bir sigara yaktı. İlk nefes sanki dakikalarca su altında kaldıktan sonra yüzeye çıkan insanın aldığı nefes gibi gelmişti. Birası geldi, yanında çerez de vardı. Yavaş yavaş içti birasını, beraberinde birkaç tane de sigara bitirdi.

Hesabı ödemek için garsonu çağırdığında hesabının ödenmiş olduğunu öğrendi. Kim diye sordu garsona, garson arkalarda genç bir kadını gösterdi. Hayal mayal hatırlıyordu genç kadını ama kimdi bir türlü çıkaramıyordu. Merak etti, kalkıp yanına gitti genç kadının. Bu arada gözlerinde tanıdık bir merak ve korku gördü genç kadının. Mümkün olduğu kadar kibarca “Teşekkür ederim” dedi adam. “Rica ederim, oturmaz mısınız?” Diye fısıldadığında Genç kadın.

Oturdu kadının karşısına. Süregelen sessizlik içinde masasını paylaştığı hanım tarafında süzüyordu. Bir anlam veremedi. Tanımıyordu. Tanısa hatırlardı. Genelde yüzleri hiç unutmazdı. İsimler, yerler karışabilirdi ama yüzler hiç unutulmazdı adam tarafından. Yıllardır fotoğraf çekiyordu, objeleri de fotoğrafik hafızasına yazardı, unutmazdı. Dayanamadı bir süre sonra, “Tanışıyor muyuz? Acaba” dedi usulca. Şaşaladı kadın, “unuttunuz mu?” Dedi. Neyi hatırlaması gerektiğini bir türlü bulamamıştı adam. “Neyi unutmamam gerekiyor?” Dedi. Kadın masanın yanında duran çantasının içinde bir şeyler aradı, sigara arıyor diye düşündü adam. Bir cd kutusu çıkardı, adama uzattı. Bu adamın motorda birisine verdiğini hatırladığı Feridun DÜZAĞAÇ CD’siydi, Şaşaladı. “Umarım seversiniz” diye geçiştirmeyi denedi adam. “Severim sevmesine ama bir, iki şeyi anlamadım” dedi kadın “yardımcı olursanız sevinirim”. Ve ardından ekledi “motorda cd değiştirdiğiniz sırada bunu elinizde sanki lanetli bir şeymiş gibi tutuyordunuz, ve bana verdiniz, bunun sebebini merak ediyorum. Nasıl cevap vereceğini düşündü adam. Nasıl anlatacaktı FD’nin hikayesini. Hadi anlattı diyelim anlayacak mıydı acaba kadın. Umarım anlar diye düşündü. Ve başladı anlatmaya, Bir kadın sevmişti, FD’nin şarkılarında o kadına duyduğu aşkı anlatan tınılar bulmuştu. Bu sabah Ankara’dan sevdiği kadına sürpriz yapmak için gelmişti ve kadını eski sevgilisi ile yakalamıştı. Artık FD CD’si adam için yenilen kazıkların bileşkesiymiş gibi geliyordu. Bu yüzden elinden çıkarması gerektiğini düşünmüştü. “O sırada” dedi adam “sizi gördüm motor’da, ilgi ile bakıyordunuz elimde ki CD’ye. İşinize yarayabileceğini düşündüm ve size verdim. Hepsi bu.” Bir süre düşündü kadın sessiz sessiz. Aradan geçen zaman içinde adam bir sigara daha yakmayı düşündü. Bugün 3. paket çoktan bitmişti. Biraz yavaş gitmek lazım diye düşündü ve içmedi. Bir süre sonra kadın gülümsedi adama, sanki küfür ediyor gibi geldi bu hareket. “Beni tanımadığını anlamıştım zaten” dedi. Gerçekten tanımamıştı adam kadını. Hatta hayatında hiç görmediğine yemin edebilirdi. “Ben seni ilk gördüğümde hatırladım” dedi kadın. Ve sanırım içinde bulunduğun durumun da sebebi benim.

Anlamamakta direniyordu adamın beyni geçen konuşmaları. Hayatında ilk defa gördüğü birisi içinde bulunduğu durumun sebebinin kendisi olduğunu söylüyordu. Durumu genç kadın da fark etmiş olmalı ki, açıklamaya başladı yavaş yavaş. “Seni aslında fiziksel olarak hiç tanımadım, çeşitli yerlerde yazdığın yazıları okudum ilk. Ardından çektiğin fotoğrafların tüm haklarını seyrettim. Hatta bir ikisini bilgisayarımda duvar resmi olarak kullandım. Sonra hayat hikâyene merak sardım. Daha derin bir inceleme yaptım hakkında. Bir süre sonra sen benim hep tanıdığım bir insan gibi olmaya başladın. Sanki 40 yıldır tanıyordum seni.” Durdu bir iki nefes aldı, sanki konuyu nasıl bağlayacağını düşünüyordu, “Bir süre sonra belki de istemeyerek kıskandım seni. Belki hiç haset etmedim ama için için kıskandım. Sanırım bu gün bu duruma düşme sebebin de benim. Üzgünüm umarım kızmamışsındır” diye bitirdi sözlerini. Genç kadının kafası öne eğilmişti ama adam gözlerindeki yaşları görebiliyordu.

Bu derece garip bir rastlantı olabilir miydi? Birisinin hayatında. Hiç tanımadığı biri ile aynı gün içinde iki defa kesişebilir miydi yolu, hem de o biri kendisini uzaktan da olsa tanıyordu. Enteresan bir karşılaşmaydı bu. Kim karışabilirdi ki Tanrının işine. Genç kadının olayları bu derece içten anlatması içinde bir kötülük olmadığını gösteriyordu aslında. Bunu ona da söyledi, derin bir gülümseme yayıldı yüzünde. Aslında şimdi daha iyi anlıyordu adam. Genç kadın tanrının ona bir mesajıydı. Belki çok açık değildi bu mesaj ama yine de bir mesajdı,
“Doğru yoldasın evladım” diyordu Tanrı. “Sen farkında bile olmasan da birileri senin için üzülüyor, seviniyor. Kısacası seni düşünen birileri hep var çevrende. Tanıman da gerekmiyor onları. Güvenmen yeter kendine.” Gülümsemesi yüzünün acımasına sebep oldu adamın. Kısaca anlattı olaydan aldığı mesajı kadına. Bu defa kadında gülmeye başladı.
Keyifle bir sigara yaktı adam. Genç kadın, “yakma” demek için hamle yapmaya çalıştı. “Bu son sigara dedi.” Adam “Madem bu gün ilk günü geri kalan hayatımın, bu da son sigaram. İzin ver içeyim.”

Keyifle sohbet etmeye başladılar ardından hiç yaşanmamış günlerden bahsettiler birbirine. Müzik konuştular. Fotoğraf anlattı adam. Çocuğundan bahsetti. Maskelerden konuştular insanların taktığı, yalanları anlattılar birbirlerine, sinir oldukları. Adamın aklına M.F.Ö’nın Yalnızlar Garı isimli şarkısı geldi. Ne diyordu Mahzar şarkısında

“Sensizliği bitmedi gecelerimizin
Farkına varamadım rütbelerimizin
Dervişler devran ederken gecelerde
Ben toy bir mehtap
Kelimeler birer varsayım
Ana yalnızlar garındayım

Evden sokağa zorlanmış Kızgınlıkların
De hele kurbanım
Ne olacak halim
Çocukların karım
Kâğıt kalem gitarım için
Onca çileye dayandım
Ana yalnızlar garındayım
Ana yalnızlar garındayım

Sensizliği bitmedi gecelerimizin
Farkına varamadım aile çay bahçelerinin
Radyasyon bulutları geçti gecelerden
Ben toy bir mehtap
Kelimeler birer varsayım
Ana yalnızlar garındayım ” 

Bu defa yalnızlar garı olmayacaktı Ankara garı. Bu defa olmayacaktı.

Mesajı daha da açıktı artık.
“Her tercih bir yitirişti belki, ama insan her gün küçük büyük tercihler yapmak zorunda kalıyordu. Sonuçta yapılan tercihlerin ardında durmamak insanı da bitiriyordu.”

Seninle sevdim yalnızlığı II

Kendini nasıl dışarı attığını hatırlamadığını fark etti adam bir süre sonra. Şimdi nerede olduğunu da bilmiyordu zaten. Bir çöp tenekesi hatırlıyordu, elindekilerini attığı, bir de yüzüne garip garip bakan bir adam. Adam kimdi, neredeydi… Hatırlamıyordu.

Neler planlamışlardı kadını ile beraber, neler yaşamışlardı ve nelerle karşılaşmışlardı. Neydi sorun yada bu denli yanlış tanımış olabilir miydi kadını. Her şeyi sindirebileceğini biliyordu adam için için. Ama giderayak eski sevgili ile aldatılmayı bir türlü sindiremiyordu içine. O eski sevgili ki kadınını hamile bırakıp bir kedi yavrusu gibi sokağa atmıştı. O eski erkek arkadaş ki kadınını kapıcısından başkasına tanıştırmamıştı. Anlamıyordu adam cidden anlamıyordu hiçbir şeyi. Bir ara bir trafik lambası önünde durduğunda düşündü. Sövdüm mü ben içeride. Evet sövdüm. “kahpe.” dedim ağzımı doldura doldura. Vurdum mu? Hayır kıyamadım.

Neydi bu geri dönüşlerin sebebi. Şehir değiştirme yüzünden oluşan stres mi? Ya da gitmeden önce son bir kez damakta kalan tadı mı? Emin değildi. Emin olduğu tek şey aldatılmış olduğuydu. Birkaç hafta önce kadın sevinç içinde “annemlere seni anlattım” demişti adama. Şimdi emin olamıyordu adam kendisinin mi? Yoksa eski sevgilinin mi? Anlatıldığından. Defalarca Ankara’ya doğru yapılan yolculukların acaba kaç tanesinde son hedef kendisiydi. yada arada kilometreler varken saatler boyu süren telefon konuşmalarının kaçında kadın onunla konuşmuştu. Beraberken kulağına fısıldanan aşk sözcüklerinin kaç tanesi cidden hissedilerek söylenmişti kendisine. En önemlisi acaba kadın kendisini mi? sevmişti.

Peki, neden kadın bu derece girmişti ailesinin içine. Hükmetme duygusu için olabilir miydi acaba. Bir önceki erkekte yaşayamadığı duyguları yaşamak istemişti anlaşılan. Hep adamın yanında iken duyduğu güvenden bahsetmişti kadın, bu da yalandı anlaşılan. Evinin çeşitli noktalarında gerçekleştirmek istediği değişikliklere bir anlam veremiyordu adam. Sanırım diğer adamın evine benzetmeye çalışmıştı kadın evini.

Deniz kenarına geldiğini fark etti adam. Beşiktaş iskelesinin kenarında kaldırım taşları yığınının önünde buldu kendini… Bir sigara içmeliyim dedi kendi kendine. Eli titriyordu. Zar zor bir sigara çıkardı paketinden ve yaktı.

Bir iki nefes derken, aklına içindeki yangın geldi. Şimdi daha iyi anlayabiliyordu adam birden nasıl katil olunduğunu. Hem de hiçbir sıkıntısı olmayan insanların ellerini nasıl kana buladığını şimdi daha da iyi anlıyordu. Geçenlerde bir akşam Dr bir arkadaşı ile yapılan keyifli bir muhabbet sırasında anlatmıştı Dr, en hastalıklı beyinlerin bile mantıklı bir görüş açısı vardır diye, hatta çivili katilden bir örnek vermişti, neydi o örnek. Hah. Çivili katil yakalandığı zaman kendisine “neden yaptın” diye sorulduğunda, “sizleri onlardan (öldürdüğü insanlardan) kurtardım. Onlar kötü idi” demişti. Biliyordu evde gözü dönmüştü adam, ve biraz daha içeride kalsaydı zarar verecekti her ikisine de. Aslında şimdi ikisinin de hayatta olmasının bir tek sebebi vardı, Kadın suçluydu sapına kadar, ama diğer adamın hiçbir suçu yoktu. olsa olsa tek suçu bir süre önce seviştiği kadının aklından hiç çıkamaması olurdu ki bu da direkt olarak adamın suçu değildi. Kadın yaptıkları için ölümü çoktan hak etmişti belki ama adam daha ölmemeliydi. Bu yüzden ikisi de hala hayatta idi.

Öldürseydim dedi adam ne yapabilirdim ortadan kaldırmak için cesetleri. Düşündü. Düşündü. bir kere her ikisini de elleri ile öldürme zevkini tatmak istiyordu. Yani vücutlarında belirgin yaralar olmayacaktı. O zaman işe kaza süsü verebilirdi. İçi buz kesmişti adamın. Hava yüzünden mi üşüyordu, yoksa yaptığı soğukkanlı planlar mı üşütmüştü adamı, bundan pek emin olamıyordu. Kadın bir mum hastasıydı evin her tarafında mumlar vardı irili ufak. Evin mutfak hava gazı tesisatında kaçak vardı, Aylardır kadın bir türlü onarttırmamıştı. Evet, her ikisini de yatağa yatırırdı adam. O ses çok çıkmasın diye sökülüp sadece şilte olarak kalan kutsal yatağa. Ama kadını sol tarafa yatırmalıyım diye düşündü. Her şey gerçek hayata uygun olmalı. Ardından odanın içine bir sürü mum yakardı. Tıpkı bir mabet gibi olurdu oda. Son yolculuğa uygun bir mabet. Ardından mutfaktaki ocakların hepsini açardı. Kapıları da. Elleri soğuktan kütük gibi olmuştu ve artık hissetmiyordu bile sigaranın elini yakışını. hiçbir işe yaramayan ellerine bakarken anlamsız anlamsız, bir anda aklına geldi adamın, gazın yayılma süresini hesaplayamayacaktı hiçbir zaman. O halde çok kalmamalıydı içeride, elektrik anahtarları ile de oynamamalıydı. Yangının ne derece yayılacağını kestiremeyecekti hiçbir zaman bu yüzden içeride ki parmak izlerini de ortadan kaldırmalıydı. Sonra sessiz bir katil, ya da kelimenin tam anlamıyla intikam meleği gibi süzülmeliydi dışarı. Aklına geldi hiçbir suç mükemmel değildi. Mutlaka bir takım izler bırakmış olacaktı evde farkına bile varmadan. Yakalanır mıydı acaba. Bıyık altı gülümsedi adam acı acı “ne önemi var ki artık” dediğini duydu. Bu uzun zamandır ilk defa işittiği sesiydi. Birden ürktü sesindeki duygusuzluğu fark ettiğinde. Evden dışarı çıktıktan sonra neler yapardım acaba dedi kendi kendine. Acaba bir yerlerde durup bekler miydi ev havaya uçana kadar. içi bir kez daha ürperdi. o derece soğuk kanlı bir katil değildi. Aslında katil değildi. Bunu yapamayacağına karar verdi. Planlarında bir sorun olur da ev patlamazsa ne olur acaba diye düşündü. Aslında içeridekilerin öldüğünü en azından 10 saat sonra fark ederlerdi, beklide 15 saat sonra. Bu sürede de zaten vücutları deforme olmaya başlardı. Ne derece moraracağını bilemezdi ama izlerin bir kısmının ortadan kalkacağından emindi.

Sigarası bitti, bir tane daha yaktı kütük gibi elleri ile. bu arada derin bir nefes çekti içine. Şöyle bir etrafına baktı, acaba birileri ne düşündüğünü fark etmiş olabilir miydi? Sanırım kimse kendisinin farkında bile değildi. Zaten kimseyi de adam öldürmeyi planlıyor diye tutuklayamazdı kendisini.

Aklına nereden geldiyse bir Yılmaz ERDOĞAN şiiri geldi. Neydi adı. Hatırlamıyordu.

“bir insanı sevmekle başlıyordu her şey
ve boşanmak için
en az iki şahit gerekiyordu!”

Katil olmak için de en az iki ceset gerekiyordu. Ama o katil olmamıştı ve en azından daha da olmayacaktı. Kalktı. Silkindi üzerindeki ölü topraklarından. Derin bir nefes aldı. Bir tane daha.

Sonra ağzını doldura doldura bastı kalayı. Bir nefes daha çekip denize attı izmaritini sigaranın. İlk karşısına çıkan motor’a atladı. Evine gidiyordu. Kendisini bekleyen hayat orada idi. ve en azından kendisini bekleyen birileri olduğunu biliyordu.

Gülümsedi içinden. “O’nu kimse beklemiyor” dedi ölümü anlatan bir fısıltı gibiydi sesi. Eli mont’unun cebinden kulaklıkları buldu. Taktı kulağına, sonra Feridun DÜZAĞAÇ cd’sini çıkardı. Aradı diğer ceplerini, eline “Hiç” isimli Erkan OĞUR cd’si geldi. Gülümsedi, tam da günün anlam ve önemine uygun bir tercih dedi içinden. Sonra gözleri karşısında oturan genç kadına takıldı. Garip bakıyordu adama. Feridun DÜZAĞAÇ cd’sini ona uzattı, “sizin olabilir.” Dedi. Motor diğer yakaya yanaştığında en önce o kaktı yerinden. Dışarı çakarken “Hiç yoktan iyidir be” dedi.

Adam gözden kaybolurken karşısında oturan genç kadın da kendini motordan dışarı attı. Elinde tuttuğu cd kutusundan kan damlıyordu. Ilık ve yapışkan bir kan. Ne yapacağını şaşırmıştı. Gözleri adamı aradı. Bulamadı.

“bir insanı sevmekle başlıyordu her şey”
ve boşanmak için
en az iki şahit gerekiyordu!
Katil olmak için ise hiçbir sebep yoktu.

Seninle sevdim yalnızlığı I

Yolda yürüyordu, biraz önce konuşmuştu sevgilisi ile telefonda, “çok yoruldum bugün. Bir ton da iş birikti evde. Önce onları yapıp ardından bir duş alacağım. Belki biraz da uzanırım” demişti. O uzanmadan yetişmeliydi. Uyandırmamalıydı uykusundan.

“Sen rahatına bak güzelim… Ben sana yazıyorum buralarda. Şiirler okuyamıyorum kulağına ama her şarkıda seni anlatan bir şeyler buluyorum. Her dinlediğim şarkıda ya sen varsın ya da sana duyduğum aşk…” Diye düşündü. Hızlı hızlı yürüyordu, Geç kalmadan hedefinde olmak istiyordu. Taşınabilir cd çalıcıda Feridun DÜZAĞAÇ vardı. Hem yürüyor hem de aklına yazıyordu kelimeleri, devam etti yazmaya “Feridun DÜZAĞAÇ” takılmaya başladım bu günlerde. Sanırım o da seni seviyor. Tanıyor mu? Seni cidden, cidden seviyor mu o da seni. Hep seni anlatmış. Ya da sana duyulan aşkı. Bozuluyorum buna için için, Çok bozuluyorum. Bir tek ben sevmeliyim seni deli gibi. Bir başkası sevmemeli. Ve bir tek bana “aşkım” demelisin, En içten, En doğal halinle. Ben sana “güzelim” dediğimde bilmelisin sadece seni anlatıyor bu kelime. “Canım” dediğimde yine bilmelisin ki canımın bir parçasısın. Bir tek sen sevmelisin beni. Bir tek ben sevmeliyim seni. İşin var evde… Feridun mu geldi acaba… Nefret ediyorum Feridun’dan… Benden daha iyi anlatmış benim duygularımı… Mümkün mü? Benim kadar sevmesi seni… Mümkün değil. Ama anlatmış… Eve geldin biraz önce, kapıyı anahtar ile açtın… Bomboş o eve girdin… Bir zamanlar aşklar yaşadığın yaşattığın eve. Kıskanıyorum o evi… Seni benden çok yaşıyor diye…” Durakladı trafik ışığının yanında. Bir adım daha atsa ezilecekti az daha. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Işık yayalar için yeşile döndü. Bir türlü alışamamıştı bu şehre. Yürümeye başladı yine. Sarıldı sanal kalemine ve devam etti kaldığı yerden yazmaya. “Ben olmalıyım sen eve geldiğinde yada sen olmalısın evde, ben geldiğimde… Sarılmalıyız kapı eşiğinde… “özledim seni koca kız” demeliyim sen geldiğinde… Sen ise “ne haber adamım” diyebilirsin ben geldiğimde… Öpebilirim seni ya da koklayabilirim… Ama mutlaka ben olmalıyım sen eve geldiğinde… “bir korna. Sert bir fren. Kaza oldu yolda. Silkindi kalktı beyaz kâğıtların üzerinden. Daha dikkatli olmalıyım diye düşündü. “Zor buldum çabuk kaybettim” olmamalı. Az kaldı, iki köşe sonra onun evi çıkacaktı karşısına. Haberi yoktu “güzelinin” geleceğinden. O’nu Ankara’da sanıyordu. Sürpriz yapacaktı.

Devam etti yine yazmaya beynine “Biliyorum… İllaki unutacağım sana çiçek almayı… Biliyorum… Belki yaş gününü ya da bir başka önemli günü atlayacağım… Ama hiç sarılmaktan vazgeçmeyeceğim sana… Seni anlatan şiirler bulacağım bir yerlerden… Belki bir gün bende okuyacağım kulağına… “aklına geldi birden, yüksek sesle bir şeyler okumayı sevmezdi. Kekelerdi, heyecanlanırdı. Yüzünü buruşturdu, çalışmalıyım dedi kendi kendine. “seni sevdiğimi anladığım günden beri” diye başlayacağım söze… Ve muhtemelen bitiremeyeceğim… Öpeceğim o al dudaklarından… Düşmanına düşman kesileceğim en korkuncundan. Sen uyumadan uyuyamayacağım belki. Yemek yapabilir miyim? Sana bilmiyorum… Ya da çay, “çay yaparım yahu” dedi için için, “ne var ki onda alla sen”. Ama huzur getireceğim tepsi tepsi… Kamyon kamyon güven… Karda yürüyeceğiz seninle korkmana rağmen, kayacaksın belki de ama düşmeyeceksin… Tutacağım seni… Her tökezlediğinde ben yanında olacağım…” Bir şekilde fikirlerini anlatacak bir yol bulmalıydı. Deli gibi düşünüyordu, bir yandan da yola dikkatini vermeye çalışıyordu.

“Seveceğim seni… Toprağın en son çocuğu senmişsin gibi… Gözlerim kamaşacak her gördüğümde yüzünü, yiteceğim gözlerinin enginliğinde… Kaybolacağım… Sonra sen “çay koy” diye bağıracaksın içeriden… Güleceğiz aklımıza Savaş AY şiiri gelince… “Kurtulacağım enginlerinden gözlerinin…” İstiyor muydu kurtulmak o enginlerden. “Batmak gelecek içimden yüreğinin içine… Hiç çıkmak istemeyeceğim. Seveceğim seni, Yavrusunu emziren ana gibi.” Yine bir trafik ışığı. Yine bir sürü homurtu.”Öleceğim belki bir gün. Yanımda sevdan olacak, Kefen de istemem. Sevdan yeter bana. Sapıttı kalbim yine. Beynim durdu. Parmaklarım azdı. Sana yazdım yine. Seni düşündüm… ”

İleride bir alış veriş merkezi vardı. İçeride buldu kendini önünden geçmeyi planlarken. Gözüne bir kuyumcu takıldı hiç düşünmeden girdi içeri. Ve iki alyans aldı. Kırmızı kurdele de istedi adet yerini bulsun diye. Hoş kimse yoktu kesmek için kurdeleyi ama olsun güzel olacaktı. Her şey çok güzel olacaktı.

Ayakları yere değmiyordu artık. İyice yaklaşmıştı güzeli’nin evine iyice yaklaşmıştı. Bir iki esnafla selamlaştı, tanımışlardı adamı. Sevindi için için adam, sevindi. Apartmanın kapısına geldiğinde zili çalıp ne diyeceğini, sesinin tanınmaması için ne yapacağına karar verdi. Uçarcasına yaklaştı apartmana. Sanki 18 saattir ayakta olan o değildi. Kendini bitmez tükenmez bir denizin dalgaları gibi hissediyordu adam. Yorulmuyordu, yaklaştı çelik kapıya, yavaşça yokladı açıktı. Biraz önce içeri giren insana teşekkür etti içinden, gülümsemesi yerleşiverdi suratına. 5 kat kalmıştı sevdiğine ulaşmasına, 5 kat hepsi o kadar. Uçarcasına çıktı merdivenleri. En son geldiğinde nefesi kesilip kaldığı yerde bu defa duraklamadı bile. Bir solukta en üst katta idi. bir iki saniye duraladı kapıda, kendine çeki düzen verdi. Ve çaldı kapıyı.

İçeriden bir ayak sesi geldi. Yüzüne en güzel gülümsemesi yerleşmişti adamın çoktan. Ve o an bir ses duydu. Konuşan güzeli idi. “bir dakika aşkım ben açarım kapıyı.” anlayamadı adam. Aşkı kimdi? Aşkı dışarıdaydı. Kapının dışında, içerideki kimdi peki. Acaba pencereden mi görmüştü geldiğini de şaka mı yapıyordu kendine sevdiceği. Ya da ne bileyim, Televizyondan mı gelmişti ses. Bu derece gerçekçi olabilir miydi?

Kapı açıldı ardına kadar. Karşısında sevdiği kadın vardı, üstünde geceliği, açık yakasından çıplak teni gözüküyordu. Belli ki yeni çıkmıştı duştan saçından hala damlalar süzülüyordu. Hiç sevmemişti zaten kurulamayı duştan sonra saçlarını. Dondu kaldı kadın. Dondu kaldı adam. Elinde kala kaldı çiçek ile yüzük paketi. Yüzünde o garip gülümseme ile çakılı kaldı kapıda.

Ve içeriden bir ses geldi. “KİM GELMİŞ HAYATIM. ”